4 Mayıs 2019 Cumartesi

Pek de Orijinal Olmayan The Long Night Eleştirisi

    Normalde Fantazya gibi yerlerde diziyi eleştirirken, elimden geldiğince objektif ve gömme amaçlı yazmamaya çalıştım. İsterseniz gidip bakabilirsiniz. Yerden yere vurulan bölümlerde bile bu objektifliği korumaya çalıştım. Okuyan falan varsa biliyordur az çok. En nefret ettiğim karakterlerden olan Dany'ye bile bazen o kadar boş beleş gömülüyordu ki bir ara, kendimi onu savunurken buluyordum. Son iki sezon bu olmadı tabi ama.

    Şimdi bu temel bir dizi eleştirisi değil onu söyleyeyim. Sadece diziyi izleyip keyif alanlara da bir sözümüz yok zaten, bizim gibi hayatsız insanlar anca işin bu kadar derinine iniyor; çünkü kitaplardan önce geliyor dizi finali ve çok sevdiğimiz bir evrenin sonunu bir uyarlama olarak görüyoruz. Bizi de biraz anlarsınız umarım. Kitapları okumadıysanız, dediklerimin çoğunda "o ne" diyebilirsiniz, çünkü dizide işlenmediler bile. O yüzden büyük potansiyelin nasıl çöpe atıldığını görmek acı verdi bize.
O yüzden biraz küfürlü de bir şekilde, düşündüklerimi yazmak istiyorum. Diziyi seviyorsanız, okuyup benden nefret etmeyin lütfen.

    Dizide sabrımı yukarıda anlattığım konuda zorlayan birkaç olay mevcuttu:
    Birincisi; Shireen Baratheon'ın yakılışı. Stannis Baratheon karakterini mahveden o olay.
    İkincisi; Dorne plotunun, kelimenin tam manasıyla içinden geçmeleri. Amına koydunuz güzelim olay örgüsünün. Hiçbir yere bağlanmadan öylece aptal aptal geberdi Oberyn'in gerizekalı sevgilisi ve kızları.
    Üçüncüsü; Akgezen olayının basitçe, "Ehe biz, yani Ormanın Çocukları, ejderhacamı soktuk bi insana, sonra onu insanları öldürsün diye yolladık, orospu çocuğu bizi de öldürmeye başladı." şeklinde açıkladılar. Bu mudur olay? 3.5 dakikalık flashback açıklama yetiyor mu cidden tüm Buz ve Ateş olayını?
    Dördüncüsü de; Serinin ana olay örgüsü olan "Ötekiler" plotunu siktiniz hiç utanmadan. Biz kitabı da diziyi de onlarla açmadık mı? Her şey o olaya hizmet etmiyor muydu, kafanızı sikeyim sizin ya.

    Bu yazıyı da dördüncü madde ve üçüncü madde için yazıyorum. Dorne plotunu sikeyim, bana ne diyebilirsiniz, ya da Stannis zaten baş olay değildi de diyebilirsiniz, hepsine saygım var. Dizi bitmiş olsa bu yazdıklarım daha geçerli olurdu. Akgezen ve Kış olayı hala bitmemiş olabilir gibi teoriler mevcut, (Brandon belki de gerçek düşman olacak) Yine de Akgezen lore'unun bu kadar basitçe işlenmesi her türlü canımı sıkmaya devam ediyor.

    Ne oldu o jenerik sırasında her bölüm ilerleyen Kış'a? Yaşlı Dadı'nın anlattığı hikayelere? Vadedilen Prens ya da Prensese? Tuz ile Duman arasında doğmaya? Bunların hepsinin temelini dizide öyle ya da böyle atabildiyseniz, Akgezen hikayesi bu kadar basit bitirmeye değer miydi? Hani pek çok şeyi vakitleri kısıtlı diye işleyememiş olabilirler, benim için kafidir. Dorne plotunu ve Aegon VI hikayesini çöpe attılar direkt. Altın Mürettebat'ın başında Jon Connimngton ve Genç Griff'i değil de, Strickland mi ne, öyle basit bir adamı gördük.

    Bunları işleyecek vakit olmamasını anlayabiliyorum dediğim gibi. Oberyn'in "Çocuklarını öldürdün!" diye bas bas bağırdığı çocuklardan birinin yaşıyor olma ihtimali, pek de önemli değilmiş sanırım o zaman.

    Dizinin 8x3. bölümü The Long Night adını taşıyordu. Cidden Eskişehir'in ortalama bir gecesinden daha soğuk olmayan bir "Long Night" izledik. Bas bas bağırılan Kış geldi ve gelmesiyle bitmesi bir oldu. Bir anda, çat diye bitti. Bölümün sonunda yayınlanan kamera arkası gibi 40 dakikalık bir video var, ona bakacak olursak, dizinin yapımcıları David Benioff ve D.B. Weiss; izleyicileri şaşırtmak için böyle bir son hazırlamışlar.

    Valla cidden ağzım açık kaldı, tebrik ediyorum. Nasıl bu kadar sikebilirsiniz bir seriyi diye epey bir şaşırdım cidden.

    Gerçekten başından sonuna işlenen konu, tek ve basit bir drop & hit hareketiyle mi çözüldü? Tüm düğüm o ana mı bağlıydı? Arya Stark'ı Vadedilen Prens/Prenses yapmak istemelerini anlayabilirim ama bu kadar ucuz işlemek? Basit bir suikast sanki bu amına koyim, bütün Diyar'ın kaderi tek bir hareketle çözülebiliyor, Gece Kralı basit bir hatasıyla ölüyor ama diğer baş karakterler cirit atıyor ortalıkta... Hani kimse güvende değildi? Hani her an herkes ölebilirdi? Çevrelerinde binlerce ölü olan karakterler Allah tarafından buff almış gibi hala kılıç savurmaya devam ediyorlar, Jon Snow dediğimiz karakter, kendini ölüme teslim edip ejderhaya Fus Ro Dah atıyor, kendini Dragonborn sanmış sanırım.

    Kitabı geçtim, dizide bile Akgezenlerin derin amaçlarına göndermeler yapılıyor, oraya buraya değişik şekiller çiziyorlar, mesajlar bırakıyorlar. Umber çocuğuna bile aynı şeyi yaptılar. Tek amaçları cidden yakıp yok etmekten ibaret mi? Hadi amaçları o olsun diyelim, sonları bu kadar kolay mı gelmeliydi? Hiç mi utanmanız yoktu?

    Bana kalırsa Benioff ve Weiss birer korkak. Bir önceki bölüm, pek çok karaktere bir "closure" vermiş olmalarına rağmen, bahsi geçen karakterler kalenin bir duvar kenarında acılar içinde wight dövdüler. Hani nerede Gece Kralı'nın dirilttiği Edd, nerede Lyanna Mormont? Anonim 75 wightla dövüşen Jaime Lannister izlemek mi istiyorduk biz? Jaime o kadar yol katedip geldi, biz de sanıyoruz ki savaşın kaderiyle alakalı derin bir rol oynayacak, ama yok. Brienne Tarth şövalye ilan edildi harika bir sahneyle, duygular tavan yapıldı ama Brienne ne yaptı? Doğru bildiniz, adı sanı belirsiz 280 wightla dövüştü.

    George RR Martin'in en büyük amaçlarından biri alışıldık kahraman hikayeleri gibi olmamasını sağlamaktı bu serinin. Ned Stark çat diye başını kaybetti idam sehpasında. Robb Stark ve Cat gibi baş karakterler bir düğünde adil olmayan bir şekilde katledildi. Dediğim gibi kimse güvende değildi. Kimse adil ölmüyordu, dünya adaletsizlik ve haksızlıkla doluydu. Ölümler hep bu şekilde ilerledi. Oberyn Martell kahramanca mı öldü? Hayır. Dağ'ı itiraf ettirmeye çalışırken yaptığı hatadan öldü. Yahu koskoca Yaşlı Aslan, Batı Toprakları'nın hakimi, Casterly Kayası'nın lordu Tywin Lannister sıçarken öldü be. Şimdi gelelim bakalım bu bölüme. Herkes kahramanca ölüyor. Edd, Sam'i kurtarırken. Theon kendini feda ederek ve Bran'la duygusal bir andan sonra (Bran'le olan duygusal sahnesi güzeldi bu arada, onu eleştirmiyorum), Jorah, aşk için yaptıklarımız repliğinin canlı bir örneği gibi, sevdiği kadını korurken ve kahramanca... Beric de Arya için baya baya barikat kurdu duvarlar arasında ve o şekilde öldü. Dışarıdan bakıp evrenin genel dokuyusla değerlendirdiğinizde böyle ölümler pek görülen şeyler değildi seride, ama her ne hikmetse EN ÖNEMLİ SAVAŞ sırasında böyle oluyor. Hem de hepsi. Bir ya da iki kahramanca ölüme niye sesimiz çıksın zaten? Kahramanlar her zaman vardır ama bizim Asoiaf'ımız öyle bir seri değildi.

    Bu artık bizim Asoiaf'ımız değil. Daha önce daha iyisini çekmiş bir dizi sadece ve eğer son 3 bölümde hatalarını düzeltmezlerse de bok gibi hatırlayacağımız bir dizi olacak. Zaten 5.sezonda, Martin işin başından ayrıldığından beri sik gibi iş yaptıklarını görüyoruz. Büyük plotları mahvetme konusuna girmeyeceğim tekrar...

    Pek çok eleştiriyi eleştirenler arasında "Hıı Jon mu öldürseydi yani Gece Kralı'nı?" gibi aptal sorular gördüm, ben dahil kimsenin ağzından Jon'la ilgili bir şey çıkmadı. Jon Snow öldürmediği için eleştiren de yok, varsa da amına koyim. Bana kalırsa Jaime öldürmeli, derdim ama eleştirme sebebimiz gene bu değil, önce neyi eleştirdiğimizi anlayın. Sekiz bin senelik lore'u, tek bir hareketin bitirmesinin ağırlığını anlayın. Hem de baya baya bonus aksiyon olarak Misty Step atan bir Arya Stark'ın öldürmesi problem.

    Savaşın kendisi de bok gibiydi açıkçası. Total War oyuncuları taktikleri beğenmediler gibi haberler görür olduk. Fıstık gibi bilgisayarımda yüksek kalite de izledim bölümü, sabahın köründe canlı olarak da izledim. Karanlık savaş sahnesi çekmeyi bilmiyorsanız, çekmeyin amk. Bir yolunu bulup ışık ekleyin, Gece Kralı'nı patates edeceksiniz madem, mesela fırtına atmasın amına koyim, siz yönetiyorsunuz hikayeyi. Ejderhaların savaşından hiçbir sikim anlaşılmıyordu vs. vs. Böyle eleştirilerden iki yüz tane gördüğünüzü biliyorum ama cidden durum bu. Hikayeyi yönetenler ve yazanlar olarak neyin nasıl olması gerektiğine siz karar verirken, böyle kötü tercihler yapmak... Bilemiyorum. Anlamsız Dothrak saldırısı, 2 dakikalık savaş toplantısı, tek taktiğin Bran'in yem edilmesi olması... Aralarında komutan yok sanırsınız.

    Hoş, son büyük komutanı kraliçe dediğiniz özürlü Dany yakmıştı, yani senaristler koskoca Randyll Tarly'yi basitçe yok etmişlerdi. Aynı şekilde kuzeyin gördüğü son büyük komutanı da bir piçe savaş kaybeden ve kızını yakacak kadar gaddar bir orospu çocuğu gibi göstertip öldürdüler. Gerçekten tebrik ediyorum. Bu tercihlere şaşırmamak gerekiyor bunların hepsini bir araya toplayınca.

    Şimdi de Gece Kralı'nın oyuncusu çıkmış, gerçekten Cersei'nin final boss olduğunu mu düşünüyorsunuz falan diye tweet atmış. Gene hype yaratma çabası mı yoksa Bran'le alakalı teoriye bir gönderme mi çözemedim ama boşa umutlarımızı yükseltiyorlarsa... Yeterince küfrettim ama gene de rahatlayamadım.

    Kendimi biraz "o Star Wars fanları" gibi hissediyorum ama bir şeyler beni gerçekten rahatsız ettiği için, içimi dökmek istedim.

    Dilimiz sürçtüyse affola, yazdıklarımdan alındıysanız çok da sikimde değil. Eyyorlamam bu kadar.








2 Eylül 2017 Cumartesi

Gölge ve Dalgaların Savaşı - On İkinci Bölüm: Anduin'in Gözyaşları

On İkinci Bölüm: Anduin'in Gözyaşları

"Birkaç yüz yılı geçiyor Mandos'un Salonları'ndan salındığımdan beri. Ordunun toplandığını öğrendiğimde öncü birliklerin çoktan yola çıktığını da duydum. Valar'ın huzuruna çıkıp önden gidebilmek adına izin istedim. Neyse ki beni kırmadılar. Limandaki eski dostlarımdan biri bana yardımcı oldu ve hızlıca Orta Dünya'ya gelebildim. Ancak şans eseri orklara esir düştüm ve yolum sizinkiyle kesişti."

Celebrimbor Fornost'a bir günlük mesafe kalmışken anlattı hikayesini böylece, kamp ateşinin cızırtıları ve yıldızların umutsuz bakışları eşliğinde.

"Şans olduğunu düşünmüyorum." dedi Maglor gülümseyerek. "Fëanor Hanedanı'nın kanını taşıyanlar şans sözcüğünün anlamını bilmezler."

Celebrimbor gülerken etraf sessizdi. "Anlaşılan eski bir hesabı kapatmamız gerekecek."

"Sonsuz karanlık alın yazımız olmadan evvel."

Elphir tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Elf demircisinin gözleri parlamıştı, ses tonu ormandan gelen rüzgar kadar dondurucuydu. Elfler başını sallarken gözler Celeblir'e döndü. Soruyu soran Maglor oldu. "Senin hikayen ne?"

Gülümsedi Celeblir. Elphir hayatında bu kadar güzel bir gülümseme görmemişti, ayın parıltısına dahi tercih edebileceği bir yüze bakıyordu sanki. "Lord Cirdan'ın kızıyım. Babam Sauron'un dönüşünü hissettiği gibi beni güvendiği birkaç adamıyla limanların dışına yolladı. Ayrıkvadi'ye gittiğimiz sıralarda ork pususuna düştük ve Lord Celebrimbor'a denk geldik. Neyse ki ikimizin de kim olduğunu tam olarak anlamamışlardı."

"Bu gerçekten büyük şans." dedi Elphir. "Aksini düşünmek korkutucu olurdu."

"Eğer bilselerdi efendilerine çabucak götürürlerdi sizi." Maglor başını iki yana salladı. "Neyse ki efendilerine bu kez biz gideceğiz."

"Ve yanımızda getirdiklerimiz ona bazı karanlık günleri hatırlatacak." Amca ve yeğeni birbirine emin bakışlar atarken, cesaretleri Elphir'i bir kez daha etkilemişti. Aklına Ulmo'yla konuştuğu şeyler gelince birdenbire gözleri açıldı ve ayağa fırladı. "Siz..." dedi Celebrimbor'a bakarak. "Siz, Fëanor'un torunusunuz değil mi?" Celebrimbor'u ilk defa görmüş gibi görünüyordu.

İkinci Çağ'ın en iyi demircisi ona doğru anlamamış bir ifadeyle ve tatlı bir gülümsemeyle baktı. "Evet?" Diğerleri şaşkınlıkla Elphir'e doğru bakıyorlardı.

"Öyleyse Tek Yüzük'ü siz yok edebilirsiniz!" Hevesli sesi ormana karıştı ve yıldızların umutlu ışıkları bultuların arkasından Celebrimbor'un yüzüne düştü. Demircinin gözleri kararsızlıkla bakıyordu.

"Bundan emin olamayız."

"Ulmo'yla konuştum." dedi Elphir bir çırpıda. "Ulmo bana sizi ya da Fëanor'u gönderemeyeceğini, sizin kadar yetenekli demirciler etrafta olmadığından Yüzük'ün yapıldığı yerde yok edilmesi gerektiğini söylemişti. Sizin yok edebileceğinizi ima etmişti!"

Bir anda herkes şaşkınlıkla bakakaldı. "Ulmo'yla mu konuştun?"

Elphir başını salladı. "Kuzeye gelmemizi söyleyen oydu."

"Ve Yüzük'ü yok edebileceğimden mi bahsetti?"

"Evet!" dedi Elphir coşkuyla. "Bu savaşı gerçekten kazanabiliriz..." Bir anda gözleri önündeki Elfleri göremez oldu. Daha arkalarına, boş ve derin gözlerle bakıyordu. Göz bebeklerinde tekrar umut vardı. Onun bu umuduna rağmen diğer Elfler hala karamsar gözüküyorlardı.

Celeblir hariç. "Öyleyse gerçekten umut var!" Ayağa kalktı o da Elphir gibi. Coşkuyla üzerine sarındığı battaniyeyi bir kenara attı. "Lordum, sizin irfanınızla bir tek büyük babanız yarışabilirdi Iluvatar'ın Çocukları içerisinde. Eminim onun yaptığını bozacak güç, sizde vardır."

Celebrimbor başını kaldırdı ve ateşin üzerinden elf leydisine ve prense baktı. "Eğer Sauron'ndan Yüzük'ü alabilirsek bunu denerim. İş o raddeye gelirse tereddüt etmeyeceğimden emin olabilirsiniz."

Bir anda umutla dolan Iluvatar Çocukları'nın bakışları dahi değişmişti. Maglor ayağa kalkarak Elphir ve Celeblir'in yanına geldi.

"İkiniz, bana tekrar umut verdiniz." dedi. "Bunda gerçekten iyisiniz."

Elphir ve Celeblir kızarıp mutlu ifadelerle gülümserken yıldızlar tekrar bulutların ardına girdi ve çok geçmeden uyuyan ekip sabahın ilk ışıklarında Fornost'a doğru yola çıktılar.

Fornost'ta büyük bir coşkuyla karşılanan Celebrimbor ve Celeblir, savaşın umutlarını yeşertmişti. Son hazırlıklar yapılmış ve büyük bir savaş konseyi toplanmıştı. Ossë'nin heybetli duruşu ve Elflerin asaletinin yanında kendini çok küçük hisseden Elphir ve diğer müttefik orduların komutanları buradaydı. Anduin nehri boyunca ilerlemeyi ve Sauron'un ordusunu orada vurma kararı aldılar. Yapabileceklerinin en iyisi, Sauron'un güçlerini arkaları nehre dönükken yakalamak ve oracıkta yok etmekti.

Elphir savaşa kadar gözünü kırpmadı ve zar zor bir ya da iki saat uyuyabildi. Sabah uyandığında gergin bir sessizliğin ortasında buldu kendini. Güneş arkadan doğarken, kızıl ışıklar Özgür Halklar'ın Ordusu'nun zırhlarını daha da parlatıyordu. Kuğu Şövalyelerini kontrol eden Elphir çoğuyla konuştu ve gönüllerindeki umudu canlı tutmaya çalıştı. O sırada Ossë ona doğru geldi, Elphir selam verdi.

Ulmo'nun kudretli Maia'sının yüzü gölgeliydi. "Prens Elphir, sana bir konuda ihtiyacım var."

Elphir saygıyla başını eğdi. "Ne konuda lordum?"

"Gel." diyerek Fornost'un devasa sarayının avlusunu tırmanmaya başladı. Elphir de uzun boylu Maia'yı takip ederken kendini tuhaf hissetti. Zırhı kesinlikle bildiği hiçbir demir işleme şekliyle yapılmamıştı. Dalgaları andıran kıvrımları hiçbir kılıca geçit vermeyecek, hiçbir çekiçle ezilemeyecek gibi duruyordu. Sanki zırh etrafında doğal bir şekilde oluşmuş ve orada var olması en normal şey, oradaki metalin en doğal haliymiş gibi parlıyordu.

Toplantı odasına girdiklerinde başka kimsecikler yoktu etrafta. Herkes savaşa hazırlık yapıyordu.

"Efendim seninle konuştu değil mi?" Soru sormuş olsa da, cevabını hızlı bir şekilde aldı Elphir'in gözlerinden. Elphir ise başını sallamakla yetindi.

"Bunu en son Birinci Çağ'da yapmıştı, biliyorsun değil mi?"

"Pengolodh'un eserinde buna değinildiğini duydum sadece, daha fazlasını bilmiyorum lordum."

Ossë düşünceli bir ifadeyle derinlere dalsa da, çok geçmeden Elphir'e bakarak konuşmaya başladı. "Sen ve Kuğu Şövalyelerin elimizdeki önemli bir kozsunuz. Onlarla birlikte hemen harekete geçmeni istiyorum ve Anduin'in güney taraflarına geçmeye çalışmanızı. Sauron, Dal Amroth'un süvarilerini görmeyi beklemeyecektir."

"Hem öncünüz hem de desteğiniz olacağız yani?"

"Öyle de diyebilirsin. Kaderin ağları örülürken, Sauron'un ordusunun arkasında bir çift gözümüz olması beni fazlasıyla memnun edecektir."

Elphir selam verdi ve, "Onur duyarım lordum." diyerek arkasına dönmeye başladı.

"Bu arada Elphir." diye seslendi Ossë.

Dol Amroth prensi arkasına döndü ve yüzü gölgeli Maia'nın gözlerindeki endişeyi gördü. "Eğer ki Sauron'la çarpıştığımı görürseniz, yanıma gelmeye kalkmayın. Zarar görmenizi istemem."

Elphir hafifçe korksa da Ossë'nin haklı olduğunu biliyordu. "Dizginlenmemiş kudretleriyle çarpışan iki Ainu'nun etrafında duracak kadar cesur olduğumuzu sanmıyorum lordum, merak etmeyin." Gülümseyerek arkasına döndü.

"Yolun açık olsun, majesteleri." Arkasından söylenen cümlenin sonundaki kelime rüzgarla birlikte kayboldu.

Kısa sürede süvarilerini toplayan Elphir atıyla birlikte kale kapısına doğru yönelmişken Celeblir'in kapının önünde durduğunu fark etti. Toplaşan atlıları seyrediyor ve gözleri endişeli görünüyordu. Elinde ise mavi bir kumaşa sarınmış bir şey tutuyordu. Elphir'i fark ettiğinde gülümsedi ve ona doğru yürümeye başladı. Elphir de atıyla biraz yaklaştıktan sonra atından indi ve onu selamladı.

"Size teşekkür etme fırsatı bulamadım lordum." dedi Celeblir.

"Teşekküre gerek yok leydim." diye karşılık verdi Elphir utanarak.

Celeblir başını iki yana salladı. "Kesinlikle var." Elinde tuttuğu mavi kumaşı utangaç bir tavırla Elphir'e doğru uzattı. Elphir büyük bir merak içinde elini kumaşa uzatarak aldı.

"Elentari'nin yıldızları size yol göstersin lordum." diyen Celeblir bir anda oradan uzaklaşmaya başladı. Elphir daha ne olduğunu anlayamadan Celeblir uzaklaşmıştı ve hızlı bir şekilde yürüyordu. Tam o sırada Lord Maglor'a selam verdi ve hız kesmeden yoluna devam etti. Onun bu tavrını görünce gülümseyen Lord Maglor Elphir'e doğru yaklaştı. "Sanırım Leydi Celeblir epey bir utanmış."

"Lord Maglor..."

"Rahatlayın lordum." dedi Maglor. "Anlaşılan kalpleriniz karşılıklı atıyor, bundan daha güzel bir şey olamaz."

Elphir bir süre Lord Maglor'un omzunun üzerinden bakakaldı. "Öyle mi dersiniz?"

Mavi kumaşı açan Elphir, bir yüzük buldu içinde. Sade ama bir o kadar da güzel, gümüş bir yüzük. Üzerine ufak bir kuğu işlenmişti. Bir zincire bağlıydı. Elphir de hediyeyi kabul ederek boynuna taktı yüzüğü ve Lord Maglor'a dönerek önündeki tehlikeye odaklandı. "Size nasıl yardımcı olabilirim lordum?"

Maglor bir hançer çıkardı kınıyla birlikte. "Karşılabileceğin bazı şeyler fazlasıyla tehlikeli Prens Elphir. Dolayısıyla amcam bu tarz hançerlerden dövmeye başladı. Leydi Uinen sağ olsun en azından Yüzüktayfları'nın gücüne karşı etkili olabilir." İşlemesi neredeyse yoktu, o kadar düz ve amacına mütehassıs bir hançerdi ki... Bir o kadar da güzeldi. İkinci Çağ'ın en yetenekli demircisinin elinden çıktığı daha aşikar olamazdı sanki.

Elphir minnetle kabul etti hançeri. "Teşekkür ederim lordum."

"Yolunuz açık olsun."

Güneş tepeye varmadan Dol Amrothlular Fornost'tan ayrıldılar ve her birinin zırhından yansıyan ışık kalenin içerisinde onları bekleyenlerin gözlerini aldı. Kimleri hayran gözlerle bakarken, kimilerinin gözleri endişeliydi.

Endişe sevgiden geliyordu ve belki de Elphir'i hayatta tutacak olan işte buydu. Miğferini başına geçirdi ve arkasına bakmadı.

Güneye doğru sorunsuz bir şekilde kıvrıldılar. Üstlerinde hiç göz yoktu ya da en azından Elphir hissedemiyordu. Öncüler onlardan ilerdeydi. Gözleri ve kulakları gibi iş görerek olabildiğince fazla Ork'un bu harekattan haberi olmamasını sağlayacaklardı.

Yol boyunca hiçbir tehdit çıkmadı, birkaç gün boyunca güneş geceyi takip etti ve her günün sonunda da Ay, tutkulu bir aşık gibi güneşin peşinden gitmeye devam etti. En sonunda Anduin'e vardıklarında hiçbir Ork'a rastlamadılar. Hiçbir Ork buradan geçmişe benzemiyordu.

Yüce Anduin gururla akıyordu yine. Nehir gürlüyordu şanlı bir aslan misali. Kabaran suları görünce ferahladığını hissetti Elphir. Ulmo'nun tüm gücünün, suların her bir damlasında aktığını biliyordu.

Burada bir gece geçirdiler ve herhangi bir orkun ya da dostlarının sesini duymayı beklediler. Kuzey-güney boyunca akıp durdular ama sanki Anduin de tüm Orta Dünya da derin bir sessizliğe gömülmüş gibiydi.

Ertesi gün bozuldu sessizlik. Dev savaş borularıyla... Kuzeyden tüm güçleriyle üflenen borular Özgür Halklar'ın gelişinden çok derin bir matem ve telaşın izini taşıyordu gibi. Elphir derhal topladı askerlerini ve kuzeye doğru tam yol ileri sürdü atını. Her yaklaştığında savaşın sesi daha çok kulaklarına geliyor, Ossë'nin ve Sauron'un haykırışları iliklerine kadar ürpermesine neden oluyordu. Kılıcını kaldırdı ve seslendi, "Tüm Özgür Halklar için! Gondor için! Cesaretinizi kaybetmeyin sakın!"

Ve böylece başladı Gölgelerin Matemi de dedikleri savaş, Anduin'in gözyaşları akıyordu her düşen yiğit için. Orklar kuzeydeydi, Özgür Halklar'ın birlikleri güneye inerken Orklar tepelerine binmişti anlaşılan... Düşmanı kıskaca alma planı suya düşmüştü. Elphir derhal batıdan sarma hareketine girişti adamlarıyla. Ñoldor'un dört bin adamının tuttuğu hat karış karış orkları geri sürerken, Sauron'un ve Ossë'nin bulunduğu merkez paramparça olmuş, yüksek ihtimalle Sauron'un ani saldırısı herkesi gafil avlamıştı. Nehirde olan kısmı ise Elphir göremiyordu ve artık sıcak temasa geçmesine ramak kalmıştı.

Atı dörtnala orklara doğru giderken, arka tarafta bulunan mızraklı orklar harekete geçti ve Elphir'in ordusunu karşılamak için mevzilendi. Atılan her adımda Elphir'in kalbi daha da hızlı atıyordu. Eğitimli bir savaşçıydı ama bu kadar büyük bir savaşa ilk kez giriyordu. Miğferinin içinde, alnı terliyor, dili damağına yapışıyordu. Atının her büyük adımında çığlıklar biraz daha azalıyor, sadece kendi kalbinin sesini duyabiliyordu. Herkes ve her şey kayboluyordu gözünün önünde. Görebildiği tek şey karşısındaki orklar ve iğrenç bakışlarıydı. Sivri uçlu mızrakları ona doğru tutulmuştu ve Elphir'in önündeki muhafızları başarıyla onları biçip Ñoldor'un yardımına koştu.

Tam o anda tüm sesler Elphir'e geri geldi ve etrafını duyabilmeye, görebilmeye başlamıştı. Savaşın merkezi bakılamayacak kadar korkutucuydu. Ne orklar ne de insanlar oraya doğru gidemiyorlardı, yakın olanlar da kanatlara kaçıp orada savaşıyorlardı.

Sauron ve Ossë birbirlerine öyle bir girmişlerdi ki neler olup bittiğini ölümlü gözler de Elf gözleri de algılayamıyordu. Sık sık ışık patlamaları etraflarını daha da aydınlatıyor, arada sırada çok farklı ve hiç duyulmamış bir dilden yükselen nidalar herkesin içinde korku yeşertiyordu.

***

Anduin'in gözyaşları akıyor böylece... Nehrin yanından ilerlemeye çalışan cüce taburları batıya doğru çekiliyor, batıdaki okçular onları korumaya uğraşıyorlar ama nafile. Herbir askerin yüzünde korkudan daha fazlası var, hepsi dehşete düşmüş vaziyette. İki güçlü Maia'nın birbirine girişi korkunç ama onlar ikili dengeyi sembolize ediyor. Biri kapkara bir çukurken, diğeri öfkeli bir güneş. Onların kavgası oradaki ölümlüleri aslında o kadar da ilgilendirmiyor. Orada yapabilecekleri hiçbir şey yok. Onların belki de binlerce yıl bile sürebilecek bir kavgaya tutuştuğunu sananlar dahi oluyor ama bu önemli değil. Onları ilgilendiren başka bir dehşet var doğuda. Üç atlı geliyor. Dehşetin vücut bulmuş hali gibi ilerliyorlar. Ñoldor ve Dol Amroth atlıları batıdaki orkları sürmüş olsalar da şimdi doğudan daha fazlası geliyor.

Üç atlı karanlığın kalbine çöreklenen gölgelerden bile daha korkutucu. Güzelliğin kirletilmiş halleri gibi ilerliyorlar. Elphir eli ayağı birbirine dolaşmış gibi hissediyor ve gelen Üç Atlı'nın fark ettiği ilk şey parmaklarında parıldayan yüzükler oluyor. Sanki birileri göklerdeki yıldızları almış da iğrenç balçıklara batırmış gibi gözüküyorlar. Her biri hapsolmuş birer silmaril gibi çığlıklar atıyor. Sanki Lúthien'in bizzat kendisini kara bir kuleye hapsetmişler gibi. Yıldızların güzelliği lekelenmiş gibi.

Batıdaki herkesi süren işte bunlar olsa gerek. Elphir'in yakınındaki Ñoldor bile şaşkınlıkla izliyor gelenleri ancak onlar kırılmıyor veya korkuyla kaçışmıyor. Onlar daha kötüsünü gördü, daha kötüsünü yaşadı. Elphir bunu biliyor ve o Üç Atlı da bunun farkında. O yüzden duruyorlar, yüzlerinde bir gülümseme olduğuna emin Elphir ve fazlasıyla korksa da Ñoldor'un cesareti ve Maglor'un parlayan kılıcı onu kendinde tutuyor.

O sırada Ñoldor adım adım geri çekilmeye başlıyor, Elphir de ordunun yanlarını kolluyor, o sırada sanki bir şeyler sezmiş olan, kızıl yüzüklü Atlı ona doğru elini uzatıyor.

Elphir'in son gördüğü şey kızıl bir parıltı oluyor. Güneşten bile kızıl, kandan bile kızıl.

Sıcak hissetmeyi bekliyor. Vücudunun kavrulmasını. Oysa tek hissettiği soğuk oluyor.

Soğuk bir karanlık.


9 Ekim 2016 Pazar

Star Wars: Soğuk Yıldızlar - Birinci Bölüm: Dengenin Koruyucuları

    “Tangrene’de olanları duydun mu?” diye sordu Calla. Navigasyon bilgisayarlarının ve mekanik her şeyin çıkardığı ses Trinna’yı o kadar rahatsız ediyordu ki, Calla’ya bakışları oldukça soğuktu. Denon’un parlak görüntüsü sağ tarafından yıldızlarla beraber istasyonu selamlasa da çok sevdiği gezegeni bile neşesini yerinde tutamıyordu. Oysa birkaç sene önce böyle değildiler. Hala neşeli olabiliyorlardı. Uzun Ateşkes dönemi, gerçekten nadir bir olaydı ve Denon’un bundaki rolü oldukça büyüktü. Uzun Ateşkes belki de hatalı bir tabirdi ama Soğuk Savaş döneminde bile varlıklar en azından gülümsemeyi tekrar hatırlayabilmişlerdi.
    Ta ki birkaç sene önce savaş tekrar başlayana kadar.
    “Duydum.” diye onayladı Trinna, Calla’nın sorusundaki ayrıntıyı fark ettiğinde. “Savaştaki tüm Jedilar ölmüş. Cumhuriyet için önemli kişilerdi.”
    “Aralarından biri Skywalker’mış sanırım.”
    “Diğeri de Solo. Galaksideki en büyük aile dramasını yaşatanların ölmesine pek de üzülemeyeceğim açıkçası.” Trinna oturduğu yerden kalktı ve Calla’nın bilgisayar portuna doğru yürüdü. Önündeki ekranlar silahlarla ilgili verileri gösteriyordu. Hepsi dolu ve tam şarjlıydı. Üstat Garrox onları bu istasyona yönetici olarak atadığından beri olduğu gibi.
    “Üstat Garrox üzülmüş olmalı. Skywalker’ı ve oğlunu pek severdi.” Trinna elini Calla’nın oturduğu sandalyenin üst kısmına koyarak ekranları inceledi. Calla ona doğru baktı.
    “Cumhuriyet’le büyük bir derdi yok. Ancak Federasyon’un Cumhuriyet’ten iyi olduğunu düşünüyor.”
    “Cumhuriyet yozlaşmıştı.”
    “Klişe laflar etme Trinna. Federasyon’da işlerin düzgün işlemesinin sebebi tamamen Başkan Nexul. Gezegenlerden gelen temsilci ve senatörleri iyi idare ediyor. Ayrıca savaş zamanı kimlere görev verilmesi gerektiğini de iyi biliyor. Tulian Sollcasen’ın da benzer bir adam olduğunu söyleyebiliriz. Cumhuriyet şu an pek çok şey ama yoz olup olmadığı tartışılır.”
    Trinna gözlerini devirdi. “Federasyon Cumhuriyet’e geri mi katılsın yani?”
    Koltuğunu çevirip ona bakan Calla kaşlarını çattı. “Öyle bir şey kastetmedim. Ancak düşman olmak zorunda değiller.”
    “Kimse değil, evet. Ama illa ki birileri düşman olacak ve birileri de müttefik olacak. Bu tamamen o anki çıkarlara bağlı.”
    Calla başını iki yana sallayıp önüne döndü. “Sen öyle diyorsan.”
    “Galaksiyi olduğu gibi görmen gerek Calla. Aksi takdirde Güç tek başına yeterli olmaz.”
    Trinna yanından ayrılıp koltuğuna doğru dönerken köprünün kapısı açıldı ve uzun, siyah cüppeler içinde üç adam içeri girdi, arkalarında da gri-beyaz geçişli zırhlara sahip, kırmızı işaretlerle süslenmiş Federasyon Komandoları vardı. Dört kişiydiler ve galaksi boyunca adlarını duyurmuş askerlerdi. Onlara “Kırıkmızrak Birliği” denirdi ve zamanında Şansölye Oloruk’u öldüren vurucu takımın içindelerdi.
    Cüppeli üç adam ise sadece varlıklarıyla bile güçlü olduklarını hissettirir bir edayla girdiler komuta köprüsüne. En önde içeri giren adamın belinde upuzun bir ışın kılıcı kabzası asılıydı. Trinna daha görür görmez Üstat Totreia’nın masmavi ve çift taraflı ışın kılıcının görüntüsünü hatırlamıştı. Onu savuran eller kesinlikle inanılmaz bir yeteneğe sahipti. Diğer iki adam Üstat Baltir ve Üstat Gonemon’du. En az Totreia kadar güçlülerdi ve ikisinin de ışın kılıçları bellerinde asılıydı.
    Kukuletalarını açtılar. Üstat Totreia hafif uzun siyah saçlı, gür sakallı bir adamdı ve çakır renkli gözleri tatlı sert bakardı. Otuzlarının sonuna yeni gelmişti. Üstat Baltir uzun, sarı saçlıydı ve asil duruşlu bir adamdı, otuzlarına yeni girmişti ama genç yaşına rağmen Federasyon’da da, Cumhuriyet sektörlerinde de kılıç konusunda dengi pek azdı. Üstat Gonemon’un da siyah saçları vardı ve en yakın dostu Üstat Totreia gibi otuzlarının sonlarındaydı. Sık sık tıraş olur ve saçlarını keserdi. Bir keresinde esprili bir dille fazladan kıla sahip olmanın gereksiz ağırlık yarattığını söyleyip Trinna ve arkadaşlarını güldürmeyi başarmıştı.
    Calla ve Trinna anında ayağa kalkarak selam verdiler üstatlarına. Federasyon selamı vermişlerdi. Sağ ellerini, sol omuzlarına koymuşlar ve hafifçe eğilmişlerdi. Bu onların Federasyon’a sadakatleriyle birlikte üstatlarına olan saygılarını da gösteriyordu.
    “Sizi gençleri görmek güzel.” diyerek onları selamladı Üstat Totreia. Genç kadınlar aynı şekilde karşılık verdiler. Totreia köprünün duraçelik camlarına doğru yürüdü ve Denon’un manzarasına baktı. Sonradan dönerek manzarayı arkasına aldı. “Üç standart saat sonra Bothawui’ya gideceğiz üstatlarınızla birlikte. Bothanlarla bazı görüşmeler yapılacak.”
    “Bothanlar bize mi katılacak?” diye sordu Calla hevesli bir sesle.
    Totreia ona bakıp gülümsedi. “Öyle umuyoruz. Ancak kesin bir şey yok. Trinna’dan benimle gelmesini isteyecektim.”
    Trinna ona doğru şaşkın gözlerle bakınca, Totreia tekrar gülümsedi. “Diğer üstatlarımız aslında yolda ayrılacaklar, ben de tek başıma gitmektense yanıma yetenekli bir Şövalye alayım diyorum.”
    Gözleri parıldayan Trinna hevesle başını salladı. “Onur duyarım üstadım. Sizinle bir göreve çıkmak benim için büyük bir keyif olur.” Calla’ya baktığında sarışın kızın gülümsediğini gördü. Hafifçe yanaklarına yayılan çilleri ufak bir gamzenin samimiyetiyle oldukça uyumlu görünüyordu. Yeşil gözlerinde arkadaşı için duyduğu mutluluk hissedilebiliyordu.
    “Bothawui’ya gittiğimiz sırada, biz Gray Axe’le birlikte hiperuzay noktalarından birinde sizden ayrılacağız, benim Derin Uzay’da bir istasyona gitmem gerekiyor.” dedi Üstat Baltir. “Üstat Ganemon’un da aynı şekilde başka bir istasyona gitmesi gerekiyor, hayati önem taşıyan bazı durumlar var, bunları yolda açıklarız. Ben de yanıma Calla’yı almayı düşünüyordum.” Sarışın kıza bakan üstat, Calla’nın gözlerindeki parıltıyı görünce gülümsedi. “Aynı şekilde Şövalyelerimizden Kherin de bize katılarak Üstat Ganemon’a eşlik edecek.” Trinna ve Calla tekrar birbirlerine bakıp gülümsediler. Calla selam vererek görevi büyük bir zevkle kabul etti. Trinna da Calla da sonunda bu istasyondan ayrılacaklarına sevinmişlerdi. Denon Yörünge Merkez İstasyonu’nun öneminin farkındalardı, Üstat Garrox onları bu istasyona boşuna atamamıştı. Trinna’nın da Calla’nın da yeteneklerine güveniyordu ve savunma açısından böylesine önemli bir istasyonun yetkilerini de kesinlikle Şövalyelere bırakmak istiyordu. Bu yüzden kendilerini Yedi Gümüş Savaşı’nda kanıtlayan iki Şövalye seçmesi mantıklıydı. Yine de hem Trinna’nın, hem Calla’nın istedikleri yerler buralar değildi. Onlar ön saflarda İmparatorluk’a ya da Sith’lere karşı savaşmak istiyorlardı.
    “Güzel öyleyse.” diyerek ellerini birleştirdi Üstat Totreia, hafif bir alkış gibi. “Bir saat içinde sizi hangarda bekliyor olacağım. Topçu gemiler bizi bekliyorlar ve pek tabii Gray Axe ve Saber da.” İki genç şövalye üstatlarını selamladılar ve üç Üstat, Kırıkmızrak Birliği’yle birlikte köprüyü terk etti.
    Trinna onlar çıkarken Kırıkmızrak’taki askerlerin nasıl da kendi varlıklarını gizleyebildiklerini fark ettiğinde bir hayli şaşırdı. Dikkati onlardan üstatlara kaydığı andan beri dikkati tekrar onlara yönelmemişti.
    Bilgisayarın başına doğru yürüdü Trinna. Cüppesini aldı ve sırtına geçirdi. Siyah cüppeleri yüzünden Sith sanıldıkları çok oluyordu ama kıyafetleri genelde tamamen siyahtan oluşmadığı için bu algı çok doğru değildi. Üstelik ışın kılıçları da kırmızı olmazdı. Üstat Garrox, şövalye ve öğrencilerin arasında pek yasak koymazdı ama kırmızı kristalli kılıçlar kesinlikle yasaktı. Trinna da Calla da Corsalum gezegeninde buldukları gümüş kristallerle kılıç yapmışlardı, Birlik içinde bu kristaller epey yaygındı. Jedi Birliği içinde yaygın olan sınavlardan bir tanesine benzer şekilde Trinna, Calla gibi pek çok şövalye kendi ışın kılıcını yapardı. Çünkü kristal, kılıcın olduğu gibi şövalyenin de kalbiydi.
    Calla açık renkli kıyafetlerinin üzerine simsiyah cüppesini geçirdi. Sarı saçlarıyla hoş bir tezat oluşturan görüntüsü, köprüdeki subay ve askerlere selam vererek duraçelik kapının tıslamasının ardından dışarı çıktı. İki Şövalye de heyecanlılardı ve etraflarındaki gri ve çirkin duvarlara, bilgisayarlara ve veri portlarına rağmen mutlu bir şekilde kendilerine ayrılan odalara giderek hızla hazırlandılar. Trinna iki lazer tabancasını beline astıktan sonra, uzay yolculukları ve görevlerde giydiği tarzda, önceki kıyafetinden daha koyu bir kıyafet giydi ve gümüş ışın kılıcının kabzasını da en kolay ulaşabileceği yere astı. Uzun kahverengi saçlarını at kuyruğu haline getirip topladı ve aynada kendine baktı. Koyu mavi gözleri vücudu üzerinde gezindi ve kendi hatlarını beğenerek süzdü. Kıyafetlerini de beğenmişti. Eğer Bothanlarla görüşeceklerse güzel olması, güçlü olması kadar önemli olabilirdi. Siyah cüppesini üzerine geçirerek odadan çıktı ve Calla’nın da hazır olduğunu gördü, koyu sarı-siyah geçişlere sahip bir uçuş kıyafeti-cüppe giymişti. Uzun, kukuletalı Şövalye cüppesini sevmezdi, içinde “çok fazla Jedi” olduğunu söylerdi. Saçlarını o da at kuyruğu yapmıştı ve güzel olduğu kadar güçlü de görünüyordu. Tam da olması gerektiği gibi.
    İkisinin kollarında da Federasyon’un üçgeni yer alıyordu ve kabartmaları uzaktan kim olduklarını haykırıyordu. Aynı zamanda diğer omuzlarında da birliklerinin daire içindeki kılıç süslemesi yer alıyordu, korkulmaları gerektiğini haykırıyordu. Garrox’un birliğindeki şövalyelerin güçleri hafife alınmamalıydı. Üstat Garrox da, diğer üstatlar ve şövalyeler de bunu pek çok defa kanıtlamışlardı.
    Trinna’nın aklına tekrar Şansölye Olorok’un öldürüldüğü gün geldi. Sith ve Jediların omuz omuza savaştıkları günlerden biriydi. Güç kullanıcılarına saldırıldığı zaman Üstat Garrox’un istediği ortam oluşmuş ve vurucu takım, Kırıkmızrak Birliği’nin de desteğiyle, kırmızıdan maviye her renk ışın kılıçlarını açarak Şansölye ve onu koruyanların karşısında dikilmiş, Şansölye’nin başı omuzlarından ayrıldığında herbiri Jedi Birliği’ni de Sith İmparatorluğu’nu da terk ederek Üstat Garrox’un ekibine katılmışlardı.
    O zamanlar ittifak yapmayı öğrenmiş Jedilar ve Sithlerden kalmamıştı artık etrafta. Skywalkerlar bile bu ittifaktan sayılamazdı pek.
    Trinna Saber’a bindiğinde, geminin subaylarının koyu mavi üniformaları arasında komuta köprüsüne gitti ve Üstat Totreia’yı düşünceli bir şekilde Denon’u incelerken gördü.
    “Üstat?”
    “Ah, Trinna, gel.” Adeta bir rüyadan uyanmış gibi bir sesi vardı.
    Çevrede pek çok rütbeli subay ve görevli, bilgisayarların başında durarak geminin son ayarlarını yapıyor ve durum ekranlarını gözetliyorlardı. Dev duraçelik camın ardından Denon’un müthiş manzarası gibi, Saber’ın güçlü topları ve koyu gri zırhı da görünüyordu.
    “Düşünceli gibisiniz üstat.”
    Totreia önüne doğru dönerken, Trinna yanına gelerek camın önünde durdu. Cam o kadar mükemmeldi ki yansımaları kesinlikle gözükmüyordu. Denon’un ışıkları gözlerini alırken gemi yavaşça kendini hiperuzaya sıçramak için uygun bir pozisyona getiriyordu.
    “Savaş, Trinna.” dedi adam, sesi tekrar uzaklara dalmış gibiydi. “Bu savaş diğerleri gibi olmayacak.”
    “Neden?” Trinna başını üstadına çevirip dikkatle baktı.
    “Çok fazla nefret var. Çok fazla kin.”
    Trinna Üstat Totreia’nın eski Jedi olduğunu hatırladı. Trinna gibi direkt Birlik’in içinde yetişmiş biri değildi. Vurucu takım Olorok’u vurmaya gittiğinde, Üstat Totreia ve Üstat Garrox çok daha önemli bir işle meşgullerdi.
    “Cüretimi bağışlayın üstat ancak bu nefret ve kin Büyük Üstat Garrox’ta bile yok mu?”
    Totreia başını salladı ve ufak bir gülümseme bahşetti. “Gizlemiyor da zaten. Sithlerin büyük bir kısmına duyduğu nefreti gizlemeyi de düşünmüyor. Aslında İmparator Kanamon’la ilgili bir konu değil bu. O dönemde Kanamon’u Taris’e saldırmaya ikna eden Darth Trakun’la alakalı. Saldırıyı da o yönetmiş, acımasız saldırısını Bilim Akademisi’ne de o yoğunlaştırmıştı.”
    “Darth Kanamon’la anlaşma bile yaptıklarını duymuştum.”
    “Evet Güç’e karşı ortak sorumluluk gibi bir şeydi o. Yoksa savaşları devam ediyor. Sith İmparatorluğu hala Galaktik İmparatorluk’tan sonra en büyük düşmanımız.”
    “Çok fazla taraf olduğu için mi bu kadar endişelisiniz?”
    “Evet.” dedi Totreia.
    Aralarına kısa bir sessizlik girdiği sırada, hiperuzay sıçraması için geri sayım başladı. Gemi motorlarının sesleri gemi boyunca yankılanırken yıldızlar yıldız şeritlerine dönüştü ve Saber hiperuzaya sıçradı.
    “Denon Federasyonu’na ve ordusuna güvenim tam olsa da bu galaksideki işler hiç belli olmuyor Üstat, siz daha iyi bilirsiniz.”
    “Doğru. Ancak bu savaşın bir özelliği daha var. Her taraf sadık ve akıllı adamlarla dolu. Bu galaksi çok fazla vasıfsız varlığın ayakları altında acı çekti. Bu sefer öyle birisi yok. İmparatorluk’taki askeri cuntanın disiplini kimsede yok ve Amiral Sandlon’un planının ne kadar harika ilerlediğini eminim sen de duymuşsundur. Darth Kanamon’un karizmasını herkes biliyor ve Federasyon’un da Cumhuriyet’in de liderleri uzun zamandır görülmemiş yetenekte adamlar. Hem siyasi hem de askeri liderleri.”
    Trinna gülümsemesini geride tutamadı. “Sizin gibi mi üstat?”
    Totreia ona dönüp küçük bir kahkaha attı. “Hayır Büyük Amiral’den ve Mareşal’den bahsediyordum.”
    “Alçak gönüllüsünüz üstat. Cumhuriyet’e hizmet verirken yaptıklarınızı tüm Birlik biliyor.”
    Totreia dudaklarını büktü gülümseyerek. “Güç benimle. Tek sebebi bu.”
    Trinna uzatmadan ellerini arkasında birleştirerek hiperuzayın alacalı görüntüsünü seyretti. Yolculuk en azından iki gün sürecekti. Üstat Totreia çok geçmeden meditasyon yapmak için komutayı Trinna’ya bırakarak odasına çekildi ve Trinna kendini uzayın siyahlı-mavili alacalı görüntüsüyle yalnız başına buldu.
    Bothanların gezegenine sonunda vardıklarında, gezegenin etrafında birbirlerinden bir güneş ve bir ay kadar uzak gibi görünen iki uzay istasyonu Trinna’nın dikkatini çekti. Saber en yakında istasyon doğru hareket etmeye başladı. Görünüre pek çok, değişik boyutlarda Bothan gemisi girmişti. Üstat Totreia içeri girdiğinde tam teşekküllü bir şekilde hazırdı. Gümüş zırhı göz kamaştırıyordu. Çift taraflı ışın kılıcı belinde asılıydı ve siyah pelerini arkasından süzülüyordu. Trinna hayran olmadan edemedi. “Haydi gidelim Trinna.”
    Hangara gittiklerinde ve bir taşıyıcı gemisine bindiklerinde Trinna’nın ağzı açık kaldı. Arkalarında tüm görkemiyle uzanan gemiyi yeni görmüştü. “Bu... Valor mu?”
    “Evet. Sana söylemedim değil mi? Üstat Garrox da burada.”
    Trinna o sırada Güç’e uzanarak istasyonda göz gezdirdi ve tehlike göremese bile bir karmaşa olduğu kesindi. “Üstat? İstasyonda bazı sıkıntılar var gibi görünüyor.”
    Totreia gülümsedi ve ona doğru manalı bir şekilde baktı. “Bothanlar birkaç gün önce Sithlere katıldılar. Darth Trakun’un da bazı konular için gezegeni ziyaret edeceğini duyduk.”
    “Peki neden hala ateş etmediler?”
    “Saber ve Valor’a ateş edecek kadar aptal olduklarını sanmıyorum.”
    “Sithler burada mı?”
    “Geleceğimiz vakti çok iyi ayarladık. Neyse ki Darth Trakun bir savaş kruvazörüyle değil ufak gemilerle gelmişti.”
    “Yani bu bir diplomasi görevi değil.” Trinna şaşkınlıkla donakalırken taşıyıcı gemisi havalandı ve Saber’ın hangarını terk etti. İstasyona doğru uçtukları sırada taşıyıcının içi karardı, kırmızı ışıklar yandı ve askerlerin silahları şarj olurken metalik bir ses çıkardı. Trinna yutkundu ve Darth Trakun’un karşısına tek çıkmayacağı için Güç’e içinden şükürler etti.
    “Korkunun seni ele geçirmesine izin verme. Korkmak bir yere kadar iyidir, aklını başında tutmanı sağlar ama sakın içine işlemesin.”
    “Bir Sith’ten korkacağım gün henüz gelmedi Üstat.” dedi Trinna, üstadından çok kendisine verilen bir sözdü bu. Darth Kanamon’un kendisi bile gelse korkmazdı, basitçe ölümü kabullenir ve gümüş kılıcını onun kudretle bakan gözlerine doğru çevirirdi.
    Üstat Garrox’un Darth Kanamon’la kişisel bir derdi olmasa da Trinna’nın vardı ve onun öleceği günün görebilmenin hayaliyle tutuşuyordu. Belki de nefret ettiği tek kişi oydu. Darth Kanamon boşa eziyet yapan ve gereksiz yere öldüren biri değildi ancak gerektiğinde neler yaptığını en iyi Trinna biliyordu.
    Anıların üzerine yıkılışından taşıyıcıdaki ışıkların tamamen sönüşüyle sıyrıldı. Derken parlak ışıklar tekrar yandı ve istasyonun içine giren taşıyıcının kapağı ağır ağır açılmaya başladı. Etraf karanlıktı. Taşıyıcıdaki ışıklar da söndü. Karanlık istasyonun hangarını tamamen örttüğünde Trinna Güç’e uzandı ve Totreia’nın gümüş misali parlayan bir ay gibiydi. İleride de bir karanlık vardı. Karanlığın içine dahi çöreklenen bir gölge. Sessiz ve güçlü bir avcı gibi onları bekliyordu.
    Kapı tamamen aşağı indi ve metalin metale değiş sesi her yeri kapladı. Adeta hiç kimse nefes almıyordu. O sırada Trinna’yı şaşırtır bir şekilde yepyeni bir alevin zihninin arkasında filizlendiğini fark etti. Öyle bir ateşti ki sanki tüm gezegeni kavurabilirdi. Nefretle doluydu ama kesinlikle karanlık taraftaki gibi bir gölge değildi.
    Bu kadar güç Büyük Üstat Raisen Garrox’tan başkasına ait olamazdı. Ancak o bu kadar dengeli bir alevle yanabilirdi.
    Başka bir taşıyıcı da hangara girdi ve onun da kapısı açıldı. Trinna artık sessizlikten rahatsız olmaya başladığı sırada tok ve gür bir ses duyuldu. “Ateş açın!”
    Kırmızı bir ışın kılıcı açıldı ve tıslaması tüm odayı kaplarken, gölge, karanlığın içinden harekete geçti. Sith’in hareketini Totreia’nın ileri sıçraması takip etti ve Trinna da arkasından atlarken üç ışın kılıcının art arda açılışının sesi odayı doldurdu.
    Ardından da kıyamet koptu.
    Her tarafta lazerler uçuşmaya başladığında Trinna, üstatlarından Soresu öğrendiği için mutlu olduğunu hissetti. Savaşla kavrulan bir galaksi için en uygun dövüş stili kesinlikle Soresu’ydu. Lazerler bir bir ışın kılıcına çarpıp etrafa kontrollü bir şekilde dağılırken Trinna, “savaş için uygun” bir diğer sanatın canlı gösterisine şahit olacağını fark etti.
    Karanlığın içerisinde gümüş kılıcıyla ileri atılan Raisen Garrox öyle bir tutkuyla Sith’e doğru atıldı ki, oraya giderken savurduğu tüm lazerler sahiplerine dönmüştü.
    İşte Juyo sanatının galaksideki en büyük ustası bu kadar güçlüydü.
    Işın kılıçları çarpıştığında Sith askerlerinin çoğu düşmüştü. Eğer galaksideki en iyi Juyo kullanıcısı Raisen Garrox ise, en iyi ikinci de kesinlikle Üstat Totreia idi. Askerlerin arasına dalışı o kadar mükemmeldi ki Trinna’nın nutku tutuldu. Üstatlarını bu kadar ciddi kılıç kullanırken ilk defa görüyordu.
    Üstat Garrox’un öfkeli bağırışından sonra kılıçlar birbirine çarptı ve iki adam tüm güçleriyle savaşmaya başladılar. Gümüş ve kırmızı kılıçların çarpışması esnasında Trinna son askerleri biçiyordu ve Darth Trakun olduğunu tahmin ettiği adam gittikçe yalnız kalıyordu.
    Çok geçmeden Üstat Garrox çevik bir hamleyle Sith’in kılıcını elinden düşürttü ve Sith kendini yerde buldu.
    “Şu hangarın ışıklarını açın!” dedi Üstat Garrox.
    Üstat Totreia telsizle birine ışıkları açmasını söyledi. Işıklar bir anda geri geldi ve geride bıraktığımız dehşeti apaçık ortaya serdi. Savaş meydanı tanımı buna uyuyordu. Her yerde yanmış silahlar ve kopmuş uzuvlar vardı. Federasyon tarafında olmayıp yaşayan bir tek Sith Lordu kalmıştı.
    “Son sözün var mı?”
    “Yani beni öylece öldürecek misin?” Sith’in sesi beklenilenin aksine oldukça sakindi. Yüzü ifadesizdi.
    “Evet. Tabi önce işkence görmen de fena olmayabilir. Ne dersin?”
    “Kendini öfkene mi kaptıracaksın Garrox?”
    “Kaptırırsam ne olacak?”
    “Karanlık tarafa düşeceksin.” diyerek gülümsedi Trakun.
    Raisen Garrox o an Sith’e dehşet verici bir gülümseme bahşetti. Trinna Güç’e uzanıp onlara doğru baktığında Üstat Garrox da gördüğü tek şey Güç’tü ve ondan gelen kudret. O hiddetin altında sadece kayıpları için yas tutan bir adam vardı.
    Ama karanlık taraftan eser yoktu.
    Gümüş ışın kılıcı Sith’in kafasını biçip geçti ve kopan baş metale çarparak yuvarlandı.
    “Karanlık taraf da yoktur, aydınlık taraf da.” dedi Garrox. Ardından Trinna da Totreia da ona eşlik ettiler: “Sadece Güç vardır.”



8 Ekim 2016 Cumartesi

Star Wars: Soğuk Yıldızlar - Giriş: Sessizlikteki Denge

    Her şey sisler içindeydi. Aynı yıldızları gözlerden saklayan gökyüzü gibi. Hava, bulutların ardından parlayan güneşle beraber turuncu bir renge bürünüyordu, sarı ışıklar sisin içerisinde dağılıp güçsüzleşiyordu. Etrafta sanki sadece sis vardı da başka bir şey asla var olamamış gibiydi. Sessizlik göğün de yerin de kaderi olmuş, uzay boşluğunun dinginliği gibi ses geçirmiyordu sanki. Boşluk ve sessizliğin içinde, adeta sessizlikle bütünmüş gibi bir vızıltı duyuluyordu. Metalik bir vızıltı. Sürekli ve artmayan bir sesti. Azalmıyordu da. Adeta rahatlatıcı bile denilebilirdi. Sanki gürültüyle sessizliğin arasındaki dengeyi anımsıtıyordu, ne gürültülü bir ortam yaratıyordu ne de sessizliği bozuyordu. Bir ses, sessizlikle ancak böyle bütünleşebilirdi. Güneşin ışığına benzer bir parıltı yayılıyordu ama bu parıltı gökyüzünden gelmiyordu. Vızıltının kaynağından geliyordu. Sarı bir ışın bir metre boyunca yayılıyor, bir akarsunun güneşle buluştuğu yer gibi güzellikle parlıyordu. Işın kaynağında metal bir şey vardı ve o metal şeyi de narin bir elin üzerine geçirilmiş bir eldiven tutuyordu. Eldiven siyahtı ve kaliteliydi. Güneşin ve vızıltının kaynağının ışığıyla hafifçe renk değiştirmişti. Sessizlikteki dengenin kaynağı sesini asla değiştirmedi ve elin sahibinin gözleri onu dikkatle inceledi. Ela gözleri sarı ışığa bakarken zorlanıyormuş gibi görünmüyordu. Ses de görüntü de o gözlere ve sahibine yabancı değildi. Elinde tuttuğu şey, kalbinin bir parçasıydı. Bir silahtan çok daha fazlasıydı. Sarı rengi bile ona pek çok şey anlatıyordu ve sesi, kulaklarındaki pası aldığı gibi zihnindeki dinginliği de sağlıyordu.
    Sisler dağılmaya başlarken siyah eldivenli diğer el de metalik şeyi sarmaladı ve ela gözlü kadın bakışlarını gökyüzüne çevirdi. Yıldızları tekrar görebilmenin umuduyla yukarı baktı. Bulutlar hala oradaydı ve umursamazca uçsuz buçaksız şehri selamlamaya devam ediyorlardı. Bir anda vızıltı kesildi ve sarı ışık kaynağı ortadan kayboldu. Sessizlik kazanmıştı ve gürültü o seferlik yenilmişti.
    Ela gözlü kız başını iki yana salladı. Aşağılara inen siyah uçuş elbisesi ve cüppe karışımı en sevdiği kıyafetiyle birlikte hızlı adımlarla yürümeye başladı. Büyük bir platformun üzerinde duruyordu. Hava soğuktu ve elindekini beline astıktan sonra kollarını omuzlarına koyup kendini sardı, bir anda üşümüştü. Hava nasıl da anında soğumuştu öyle. Eldiveninin üzerinden yıldızkuşunu hissedebiliyordu. Kızıl anka kuşunu... Onun sıcaklığı bile içini ısıtmaya yetti ve konsantre olmasına gerek kalmadan artık üşümediğini fark etti. Platformun az ilerisinde devasa bir mekik duruyordu ve sisin ana kaynağını onun güçlü motorları oluşturuyordu. Artık durdukları için sis dağılmaya başlamıştı sonunda ama bulutlar hala yıldızlara engel olmaya devam ediyordu. Mekikten henüz inen olmamıştı ama ela gözlü kadından başka bekleyen kimse yoktu. Koyu kahve saçları sert bir rüzgarla gözlerinin önüne geldi ve kadın rüzgarın geldiği yöne doğru baktı.
    Mekikten küçük bir köprü çıktı ve platforma değdi. O an kadın için o kadar yavaş gelmişti ki sanki köprünün gemiden çıkışına ve yere inişine kadar her saliseyi saymış gibi hissediyordu. İniş köprüsünde biri belirdi, kahverengi bir cüppesiyle ve siyaha doğru çalan rahat kıyafetleriyle güçlü gözüken biriydi. Başında kukuletası olsa da kadın onun kumral-sarı saçları olduğunu biliyordu. Sol yanağındaki yara izi onu ele vermesi için yeterliydi. Kendininkine benzer metalik bir alet, belinde asılı duruyordu ve adamın her adımında bir karamsarlık seziliyordu. Normalde karamsar olunmaması gerekirdi ama bugün kesinlikle karamsar bir gündü.
    Platforma inen adam etrafına bakınmak için kukuletasını çıkardı ve saçlarını kadına göstermiş oldu. Kadın yanılmamıştı. Yara izi olması gereken yerdeydi ama adamın bakışları eskisi gibi değildi. O sıcak, içten bakışların yerinde yeller esiyordu. Sadece umutsuzluk vardı artık. Başka hiçbir şey yoktu. Öfke ve nefrete dair en ufak iz bile görünmüyordu.
    Adam kadına doğru baktı ve onu fark etti. Dudaklarında zoraki birer gülümseme oluştu ikisinin de. İkisi de artık gülemediklerini hissediyorlardı. Kadının bedeni artık ona yaklaşamıyordu ve adam da onu doğru adım atabilecek gibi değildi. İkisinin şu an birbirlerine sarılıp, birbirlerinin omuzlarında ağlaması gerekiyordu. Onlar kaderin bağladığı dostlardı ve hiçbir şey bunu bozamazdı ama... Ama ikisinin de ayakları gitmiyordu birbirlerine.
    Platformun ilerisindeki gözlem kulesinin altından bir kapı açıldı ve birkaç kişi gözüktü. Gelenler beş kişiydi. Soylu gibi giyinmişlerdi ve adeta kırmızı anka kuşuna daha iyi nasıl hakaret edilir, onun yollarını arıyorlardı. Kadın onları açık bir hoşnutsuzlukla süzmeye başlayınca adam da onlara doğru döndü, kadın gölgelere çekildi ve onlar tarafından görülmediğine emin olmak istedi.
    Ne konuştuklarını bilmiyordu ama umrunda da değildi. Gözleri yukarıdan ayrılmıyor, sanki kaybettiklerini tekrar görebilecekmiş gibi bakıyordu bulutlara. Aradan çekilmeleri için yalvarıyordu. Gökyüzünü ve yıldızları görürse onlara tekrar kavuşacağını düşünüyordu. Düşüncelere dalmışken adamın varlığındaki tanıdık hisle birlikte dünyaya geri döndü ve gölgesinin üzerine düştüğü yakıt tankının yanında duran ve hüzünlü gözlerle bakan adama baktı. “Söylemene gerek yok.”
    “Daha atmosfere girdiğimizde biliyordun, değil mi?”
    “Hiperuzaydan çıktığınızda anlamıştım.”
    Adam başını salladı ve ilk defa cesaret edip ona yaklaştı. “Kendini tutma.”
    Kadın başını iki yana sallayarak karşılık verdi, gözleri nemlenmeye başlamış, bastırdığı acı günyüzüne çıkmıştı. “Yapamam.”
    “Yapabilirsin.” dedi adam ona doğru bir adım daha atarak. “Yapman gerekiyor.”
    “Senin de öyle.”
    “Sen yaparsan, ben de yapacağım Padmé.”
    Tekrardan kendine sarılıp kızıl anka kuşundaki huzuru hissetmeyi istedi Padmé ama işe yaramadı. “Kanel.” diye seslendi adama. “Gerçekten öldüler mi?”
    “Üzgünüm.” dedi Kanel ona. “Artık Güç’le bir oldular.”

    Padmé Solo o an kendini Kanel Skywalker’ın kollarına bıraktı ve son hatırladığı şey tüm gücüyle ağladığıydı ve Kanel Skywalker’la birlikte bir aile kaybetmenin ne demek olduğunun acısını paylaşmalarıydı...


10 Şubat 2016 Çarşamba

Gölge ve Dalgaların Savaşı - On Birinci Bölüm: Gümüş Yol

“Sauron birbiri ardına zaferler kazandı.” dedi mavi renkli pelerini rüzgarda savrulan Ecthelion. “Herkes onlardan bahsediyor ve Orta-Dünya’nın hiç olmadığı kadar karanlık olduğunu söylüyorlar.”

Güneye indiklerinden bu yana birkaç gün geçmişti. Ossë’nin ordusu güneye tam gücüyle inip Sauron’la karşılaşacaksa, neyin nerede olduğunun bilinmesi gerekiyordu. Bu yüzden Maglor, Ecthelion ve yirmi adamı keşif görevi için harekete geçmişlerdi. Ossë’nin ordusundaki en iyi savaşçılar bu yirmisiydi kuşkusuz. Maglor ve Ecthelion Birinci Çağ’ın Elfleri’ydi ve Maglor, Fëanor’un oğlu; Ecthelion ise Balrogların lordunun katiliydi. Yanlarındaki yirmi adam da Öfke Savaş’ından kurtulup gelenlerdi, o yüzden hepsi Ecthelion’ın dediklerine sırıttılar.

“Hiç olmadığı kadar demek.” dedi Maglor. “Bir de Sauron’un efendisini görselerdi ne düşünürlerdi acaba?” Yere tükürdü. “Yıldızların laneti üzerinde olsun Morgoth’un!”

“Öfke Savaşı’nın başlarında, Orta-Dünya kıyılarına indiğimizde görmeleri lazımdı buraları.” dedi askerlerden biri. Adı Celeblith’di. “Hayatım boyunca Valinor’da yaşamıştım. Güneş’in doğmasından yetmiş sene sonra doğdum ve beş yüzüme yaklaştığım sırada Eärendil geldi. Sizin nasıl şeyler yaşadığınızı tahmin edemem Lord Maglor, Lord Ecthelion. Kral Finarfin doğumumdan önce olan olayları babamla bir sohbetleri sırasında anlatmıştı. Daha küçüktüm. Siz en başından beri o karanlığın içinde yürüdünüz. Orta-Dünya’ya geldiğimizde Gondolin’in öyküleri hala dillerde dolanıyordu. Ñoldor karanlığın içinde yaşıyordu ve hayatımı Tirion’da geçiren biri olarak, elimdeki kılıca her ne kadar güvensem de kıyıya ilk ayak basışımı hala unutamam. Bulutları hatırlıyorum lordlarım. O karanlık bulutları, ejderhaların nefesini, gölgeyi ve umutsuzluğu hatırlıyorum. Kral Finarfin’in elini omzuma koyup bana güven verişini de öyle. Babamın keza kollarında ölüşünü de öyle.”

Ecthelion ve Maglor onun hikayesi için üzüldüler ve kederin sessizliği aralarına çöktü. Bir şey söylemenin anlamı yoktu, çünkü hepsi çok büyük acılar çekmişlerdi, zaten Celeblith de bunları teselli aradığından söylemiyordu. Çoktan altı bininci yaşını geçmiş bir Elf teselli aramazdı. Üstelik lordların yaşadıklarını kendi yaşadıklarıyla da kıyaslamıyordu.

“Şimdiki gölge, o zamankinin ufak bir yanılsaması sadece. Barad-dur, Angband’ın ancak soluk bir kopyası olabilir.”

“Angband’ı gördün değil mi?” diye sordu Maglor, anıları üzerine çökerken. “O şeytani yüzünü, bitmek bilmeyen duvarlarını ve etrafını saran karanlığını?”

Başını salladı Celeblith. “Eärendil, Ancalagon’u düşürdükten sonra Lord Eönwë’yle birlikte Angband’a ilk girenlerden biriydim. Kırk yıllık savaşın benim gibi hayatı günlük güneşlik geçen birinin üzerindeki etkilerini az çok tahmin edebilirsiniz sanırım. Teleri gemilerinden indiğimiz zaman hissettiğim şeylerle, Angband’ın kapıları önünde hissettiğim şeyler birbirinden o kadar farklıydı ki. Gördüğü ve hissettiği karanlık tarafından az daha yutulmak üzere olan basit bir askerden, Morgoth’un tüm kötülüklerini sadece kendi kılıcıyla silebileceğine inanan gerçek bir Ñoldo’ya dönüştüm. İnanın övünmeye çalışmıyorum ama Sirion geçidinde yaptığımız savaşlar kılıcımı da kalbimi de bilememi sağladı. Angband’ın kapılarından geçerken Kral Fingolfin gibi Morgoth’a tek başına meydan okuyabileceğimi hissediyordum, pek çok arkadaşım gibi. O gün hepimiz öyleydik.”

“Ruhu Mandos’un yanında huzur bulsun.” dedi Maglor ileri bakarak. “Amcam bir Elf’in olabileceği en üst noktadaydı kuşkusuz.”

Bir ağaç dalına çarpmamak için onu bükerek yoluna devam eden Celeblith Maglor’a doğru baktı omzunun üstünden. “Onu görebilmeyi isterdim. Onun ve Kral Fingon’un hikayeleri savaşta bize katılan bir avuç Ñoldor tarafından sık sık anlatılırdı. Sürgünler’in arasında onun kadar güçlüsü olmadığını söylüyorlardı.”

Maglor başını salladı. Ani Alev Şavaşı’nı hatırladı bu kez de. Glaurung’un alevini tekrar teninde hissedince ürperdi. “Ringil’i savuruşu görülmeye değerdi. Beleriand’ın Baharı’nda büyük bir turnuva düzenlemiştik.” Maglor uzun zamandır bu anıları hatırlamıyordu. Gülümseyebildiğine şaşırdı. “Hithlum o sıralar savaşta gördüğünüz gibi değildi. Angband’ın yakınlarında olmasına rağmen o kadar yeşil ve güzeldi ki. Üstelik Ard-galen de henüz bozulmamıştı, Morgoth’un alev nehirleri daha üzerlerinden geçmemişti. O turnuvada ağabeyim de vardı. Ñoldor’un en güçlüleri orada savaştılar. Ben daha ilk turda Kral Fingolfin’le eşleşip elendim. Nelyo ise dostu Fingon’u yenip finalde Kral Fingolfin’le eşleşti. Ağabeyim gözümde hep en iyi kılıç kullanıcılarından biri olmuştu, o gün de bunu kanıtlamıştı ancak Kral’la dövüşleri uzun sürse de yenilmekten kurtulamamıştı. Ringil’in buz gibi görüntüsü ve masmavi parıltısını hala hatırlarım. Ağabeyimin Sercëníre’si o güne kadar dövülmüş en iyi kılıçlardan biriydi ama Ringil... işte o çok başkaydı Celeblith.” Bir an için durdu. “Sana neden Celeblith adını vermişler?”

Celeblith simsiyah saçlıydı, ancak adı “gümüş kül” anlamına geliyordu. Celeblith gülümseyerek lorda baktı. “Doğduğumda doğal olarak babamın adını taşıyordum ancak mutlu bir çocukken, bir gün etraftan kayboluvermişim. O sıralar Valmar’daymışız, açıkçası hatırlayacak yaşta değildim. Beni sonunda bulduklarında Ağaçlar’ın mezarında bekliyormuşum. Telperion’un külleri saçımdaymış, Laurelin’in küllerine bakıyormuşum. O zaman annem ağlayarak sarmış beni, babam da bu ismi seçmiş bana. Gümüş ağacın külleri saçımda olduğu için.”

“Güzel bir isim.” dedi Maglor. “Ağaçlar’ın ardından isimlendirilmek büyük bir onur olmalı.”

“Onları da görebilmeyi dilerdim.”

“Çok güzellerdi.” dedi Maglor. “Gerçekten çok güzellerdi.”

Maglor o kadar çok anının ağırlığı altında kalmıştı ki kendi bile sayamıyordu. Başını iki yana sallayıp önlerindeki tehdite döndü.

“Sauron en az efendisi kadar kötü ama hakkını yememek lazım.” dedi Ecthelion. “Zamanında Ñoldor’u da az uğraştırmadı.”

“O günlerinden çok daha güçlü, orası kesin.” diye belirtti Maglor. “Gerçekten yarattığı karanlık takdire şayan, efendisi Gece Kapısı’nın ötesinden buralara bakabiliyorsa onunla gurur duyuyor olmalı.”

“Onu yenmeye gücümüz yetecek mi?” Celeblith bunu sorduğunda açıklık bir alana geldiler ve Maglor bir parmağını kaldırıp sessiz olunmasını işaret etti. Keskin gözleri ileride pek çok karaltı görmüştü. Derhal ağaçların arasına geçme emri verdi ve sessizce kılıçların çekilmesi gerektiğini söyledi. İleride pek çok ork olmalıydı. Ağaçların arkasına geçtiler ve dinlediler. Gerçekten de ileride orklar vardı ve yaklaşıyorlardı. Maglor doğuda kalan yüksek yere doğru çekti adamlarını ve yükseltinin ardına gizlenip orkları izlemeye başladılar. Ayaklarının altında ezilen toprak, adeta her adımda feryat ederken hava iyice kararmaya başladı ancak etraf yine de güneş alıyordu ve orklar sorunsuz bir şekilde yürümeye devam ediyorlardı. “Kara uruklar.” dedi Maglor. “Gondorlu ve Rohanlı dostlarımızın bahsettiği yeni bir ork türü.”

“Güneşte yürüyebiliyorlar değil mi?” diye sordu Celeblith.

“Aynen öyle.” diye cevapladı Maglor. Orklar iyice görünüre girmeye başladığında Maglor dikkatle, kendini göstermeden kafasını çıkardı tepeden ve orklara baktı. Bir anda kanının donduğunu hissetti ve başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Gözlerinin bir çeşit büyüyle aldatıldığına emin gibiydi.

Ork güruhunun önünde ork olmadığını bas bas bağıran biri yürüyordu.

Masmavi gözleri Ringil kadar soğuk bakıyordu. Kötücül havası tüm ormanın içine işliyor, toprak dahi onun varlığını reddediyordu. Belinde mükemmel bir kılıç asılıydı ama o bile Sauron’un karanlığıyla lekelenmitşi. Yüzü, ölü mü diri mi belli değildi, bir hayalet gibiydi ancak tam olarak ölememişti sanki. Bir eli kılıç kabzasının üstündeydi ve işaret parmağında masmavi bir şey parlıyordu. Maglor onun çok güzel bir yüzük olduğunu fark etti ama mavi parıltısı bile karanlıktı sanki...

Ecthelion da başını kaldırıp baktı ve Maglor ona döndüğünde, Ecthelion’un donup kaldığını gördü. Göz bebekleri büyümüş, dili tutulmuştu. “Bu nasıl mümkün olabilir?”

Karanlık adam orkların önünde yürümeye devam ederken Maglor ona baktı. “Hayal görüyor olamayız değil mi? Sabah içtiğimiz sudan olabilir mi?”

Ecthelion tepki vermedi ve adama bakmayı sürdürdü. “Bu gerçekten olamaz. O... Glorfindel mi?”

“Öyle görünüyor.” dedi Maglor hüzünle. “Parmağındaki de Elrond’un bahsettiği Yüzük olmalı. Ah Elbereth’in yıldızları!”

“Glorfindel bir Yüzüktayfı mı olmuş yani?” diye sordu Elflerden biri.

Ecthelion hareketlenecekti ki, Maglor omzundan tuttu. “Hayır lordum. Onun ne kadar güçlü olduğunu bilmiyoruz. Elrond’un bana anlattığı kadarıyla, Glorfindel çok daha güçlü olarak dönmüş, senin gibi. Kendine bir bak, yaptığın fedakarlığın nasıl da yüzüne yansıdığını, bir Maia kadar parlak ve güçlü olduğunu gör. Glorfindel de aynı şekilde geri gönderilmişti.” Ecthelion durdu ve öylece bakındı. En sonunda başını salladı onaylar bir şekilde bu sefer geriye, kuzeye doğru döndü. “O zaman dönüp diğerlerini uyarmak zorundayız. Yeterince güneydeyiz zaten.”

Maglor işaret etti ve dönüp gitmek üzerelerken bir ıslık duyuldu. Tam arkasına dönmüş olan Maglor tepeden aşağı baktığında orkların etraflarına bakıştığını gördü, tam ortalarına ucu tüten bir ok düştü. İşte o tam o anda tüm orklar oraya odaklanmışken ağaçların aralarından onlarca adam belirdi, hepsi dikleşip ellerindeki kaliteli yayları orklara doğru tuttular ve aradan bir saniye bile geçmeden ok yağmuru tüm orkları delik deşik etti. Okların tiz sesleri ormanda yankılandı.

Glorfindel de delik deşik edilmişti ama hala ayaktaydı. Elini göğsüne saplayan bir oku diğer eliyle çıkarıp kırdı. Canı yanmışa benzemiyordu. O an ona kimse yaklaşamadı. Okçular ona korkmadan ok atabilmişlerdi ama her an giderek artan soğuk ona yaklaşmayı imkansız kılıyordu. Tayf yavaşça geri çekilmeye başladı. İşte o anda Ecthelion yerinden fırlayıp bağırdı: “GLORFINDEL!”

Ses orman boyunca yankılandı. Okçular bile dönüp o tarafa baktılar. Tayf da olduğu yerde durdu ve sesin geldiği yere baktı. Masmavi, ölüm saçan gözleri Ecthelion’u tanımıştı. Ama pek umursamadığı belliydi. İlerideki atların yanına gitti Tayf ve kimse ona yaklaşamadığından, Ecthelion ona doğru koşsa da, hızlıca atın birine dönüp oradan uzaklaşıverdi. Pınar’ın lordu arkasından seslense de sonuç alamadı ve bağırarak lanetler savurdu. Derin birkaç nefes alıp sakinleştiğinde, “Altın Çiçek Hanedanı’nın lordu gidiyor böylece...” dedi, ardından bakarak.

Maglor ve adamları yanına indiler ve okçular da dışarı çıktı. Hepsi İnsan’a benziyordu ama cidden çok kalabalıklardı. Liderleri olduğu anlaşılan bir tanesi onlara selam verdi. “Buralarda Elf görmeyi pek beklemiyorduk!” Siyah saçlıydı ve asil duruşluydu. Maglor onda Elros’un duruşunun çok ufak bir kırıntısını görmüştü. Kollarını kavuşturması ve gözlerinin aldığı şekil, Numenor soyundan gelen pek çoğu gibi, onu andırıyordu ister istemez. Maglor, Elros’un soyundan birini ne zaman görse tanırdı.

“Biz de bu kadar kalabalık insanı bir arada görmeyi beklemiyorduk!” diye karşılık verdi Maglor. “Kimsiniz?”

“Ben Elphir.” dedi adam, birkaç askeriyle yanlarına gelirlerken. “Dol Amroth prensi. Kara Kapı’da kaybettiğimiz Prens Imrahil’in en büyük oğluyum.” Prens Elphir kardeşlerini de tanıttı. Kuzey’e gitme amacı güttüklerini söyledi, ancak Elphir Ulmo’yla konuşmasından ve kral olma niyeti olduğundan bahsetmedi. O olaydan sadece kardeşlerinin haberi vardı ve Elphir bu durumu aynen devam ettirmek istiyordu.

“Sanırım daha şanslı olamazdık.” dedi Celeblith memnuniyetle. “Kaç kişisiniz?”

“Ordumuz buranın biraz kuzeybatısında kamp kurmuş vaziyette, olabildiğince gözlerden uzak ve dağınıklar. Tabii tek bir boruyla aynen kuzeye olan yolculuğumuza devam edecekler. İki bin beş yüz kişiyiz.”

Çok geçmeden yirmi iki Elf ve Dol Amroth ordusu kuzeye yürümeye başlamıştı. Bir gün boyunca sorunsuz bir şekilde yürüdüler. Ecthelion, Maglor, Celeblith ve Elphir iyice birbirlerine alıştı ve kaynaştılar. Ossë’nin ordusunda komutan olacaklarsa birbirlerini tanımaları gerektiğini biliyorlardı. Karanlık Güçler’e karşı verilecek savaşta, Özgür Halklar tek yumruk olmalıydı.

Dumanlı Dağlar’a yakın bir yolda ilerledikleri sırada, Maglor bir kez daha orkları fark etti, öncü olarak önden gittiklerinden otuz-kırk kişiydiler ve Elphir de onlarlaydı. “Yine mi orklar?” diye şikayet etti Maglor. “Himring’teki günlerimizde bile orklarla bu kadar sık karşılaşmıyorduk.”

Ecthelion güldü ve kılıcını çekti. “Güneye iniyor gibiler, sanırım onlarla çarpışmaktan başka seçeneğimiz yok.” Valinor’da dövülmüş yepyeni kılıcı hoş bir tınıyla kınından çıktı ve hafifçe titreşti. Ñoldor’un hala yetenekli demircileri vardı ve kılıcın çeliğindeki güzellik bile Maglor’u eski günlere götürmeye yetti. Hala Ağaçların Işığı’nın parladığı dönemlere.

“Öyleyse onlara güzel bir tuzak hazırlayalım lordlarım, ne dersiniz?” diye teklifte bulundu Elphir gülümseyerek. İleride ağaçların sıklaştığı yeri gösterdi. Ağaçlar tırmanmaya uygundu. Pusu için mükemmel olabilirdi. Maglor ve Ecthelion Elf gözleriyle orkları incelerken yanlarında esirler olduğunu fark ettiler. “Esirleri var.” diye belirtti Maglor. “İki kişi. İnsan ya da Elf. Bu yüzden daha da dikkatli olmamız gerekiyor.”

Hepsi kısa sürede yerlerini aldı ve gürültü etmeden sessizce beklemeye başladılar. Hepsi dikkatle etraflarına bakınıyordu. Elphir, Tayf’ın çevresinde uygulanan taktiği önerdi, bu yüzden herkes yay kuşandı. Birkaç kişinin ise yayı olmadığından iyice ileri uca giderek orkları takip altında tutacaklardı. Ayrıca ok atışından sağ kalan olursa orkları arkadan da sarmış olacaklardı.

Orklar iyice yaklaştığında Maglor emri verdi. Yaylar gerildi ve dikkatle nişan alındı. Esirlerin kaflinenin arkasında elleri bağlı olarak getirildiklerinden vurulma ihtimalleri yoktu, başlarına kumaş gibi bir şey geçirildiğinden yüzleri gözükmüyordu. Maglor son kez emir verdiğinde gerilen yaylar serbest kaldı ve orkların hepsi aynı anda yere düştü. Elphir taktiğin bir kez daha işe yaradığını görünce gülümseyerek üstünde durduğu daldan aşağı atladı. Derhal bir askeriyle beraber esirlere doğru koştular, diğerleri de yavaş yavaş yaklaştılar ve Maglor, orklara ait olmadığı belli olan eşyaları ayırmaya başladı askerleriyle birlikte. Elphir esirlere seslendi. “Merak etmeyin iyi olacaksınız.”

“Elbereth’in parlak yıldızlarına şükürler olsun!” diye karşılık verdi esirlerden biri mutlulukla. Bir kadına aitti ses ve oldukça güzeldi. Elphir ve askeri iki esirin başındaki kumaşları çıkarttılar.

İkisi de Elf’ti. Elphir’in çözdüğü elf siyah saçlı bir erkekti ve uzun boylu, asil duruşlu bir adamdı. Elphir’den de kalıplıydı. Askerinin çözdüğü Elf ise kadın olandı ve gümüş mü gümüş saçları vardı. Dol Amroth’un kıyılarında uzanan denizler kadar da maviydi gözleri. Elphir ona baktığı an kör olmuş gibi hissetti, başka bir hiçbir şey göremediğini düşünüyordu ve kadın minnettar gözlerle önce askerine sonra da Elphir’e bakarken zaman yavaşlamış gibi geliyordu Elphir’e. “Size ne kadar teşekkür etsem az.” dedi.

“Gerçekten, çok teşekkür ederiz.” dedi adam da ona. Elphir gülümseyerek başını salladı, dili tutulmuş gibi geliyordu. “Ben Elphir.” diyerek tanıttı kendini. “Dol Amroth’un prensi.”

Kadın acıyan bileklerini ovuştururken Elphir’e minnettar gözlerle baktı bir daha. Hüzünlü bir gülümsemesi vardı yüzünde. “Ben Celeblir.” dedi kadın. “Tekrar teşekkür ediyorum, size hayatımızı borçluyuz.”

Elphir ona bakakalmıştı ve o masmavi gözlerin hayallerinde gördüğü gözler olduğuna emindi. Ulmo ne demişti: “Tilion’ın parıltılarından bir farkı yok saç renginin...” İşte gümüş saçlar ve aynısı olduğundan adı kadar emin olduğu o güzel yüz ve o gözler... Bu kadın birlikte Fornost’ta taç giyerken merdivenlere yürüdüğü ve kalbini fetheden kadındı. Elphir beyninden vurulmuşa benziyordu ama kibarlık gereği adama dönmesi gerektiğini biliyordu. O da adını söyleyecekti. Tam kafasını çeviremeden arkasından bir ses işitti:

“Celebrimbor? Bu sen misin?” Maglor’un sesi yüksekçe ve şaşkınlık içinde çıkmıştı. Adam ondan da şaşkın gözükürken Elphir bir anda hayallerinde gördüğü kadını da unuttu, kral olacağı Fornost merdivenlerini de öyle. Celebrimbor mutlulukla gülümsedi ve ona doğru gitti: “Ey babamın kardeşi! Ey, Maglor Geçidi’nin lordu! Ey Güçlü sesli!” diye seslendi Celebrimbor ona. Güç Yüzükleri’nin yapımcısı ve İkinci Çağ’daki Fëanor Hanesi’nin lordu Gümüş Elli Celebrimbor, amcası Maglor’a sarıldı ve herkes şaşkınlıkla onlara bakakaldı.

“Ey Eregion lordu! Eğer Elf Yüzükleri’nin yapıcısı! Ey kardeşimin oğlu! Mandos’tan dönmene sevindim!"

21 Kasım 2015 Cumartesi

Gölge ve Dalgaların Savaşı - Onuncu Bölüm: Demircinin Çocukları

Onuncu Bölüm: Demircinin Çocukları

    Saat geç olmuş olmalıydı. Güneşin doğuşuna iki ya da üç saat kalmıştı. Şafak vakti yaklaşıyordu ve hava olabildiğince soğuktu. Rüzgar güçlüce esiyor ve pek çok insan kendilerini emniyete almış bir şekilde uyuyordu. Aralarından sadece biri ayaktaydı ve nöbet tutuyordu.
    İnsanlar etrafında uyuyordu. Kimi horulduyor, kimi uykusunda konuşuyor, kimi kendini ısıtmak için üzerindeki ince şilteye ya da pelerinine daha da sıkı sarılıyordu. Fain elindeki kılıca sarınmştı ve önünde güçsüzce yanan ateşe umutsuzca bakıyordu. Odunların üstünde isteksizce yanan alev rüzgar yüzünden bir o tarafa, bir bu tarafa dans ediyordu.
    Kuzeyli İnsanlar grili, yeşilli kıyafetlerinin arasında ormana uyum sağlamış bir şekilde uyuyorlardı. Doğuya doğru uzun bir yolculuğa çıkmış, başlarına geleceklerden korktukları için müttefik arayışına düşmüşlerdi. Onlar Kuzeyli Kolcular’dı. Halbarad’ın güneye inmesinden bu yana Dunadan Kolcuları’nın sayısı çok azdı. Kuzeyde yeni Kolcular toplanmıştı. Ancak sayıları elli kadardı yine de.
    Fain bir ses duyunca irkildi ve etrafına bakındı ama hiçbir şey görememişti. Tekrar aleve baktıysa da aklı duyduğu seste kaldı ve pür dikkat olmaya devam etti. Derken Kolcu dostlarından biri uyandı ve ona doğru baktı. “Fain.” dedi uykulu bir sesle. “Dostum korkunç bir rüya gördüm.”
    Onu ateşe doğru çağıran Fain hafifçe yana kaydı ve Galeb oturdu yanına. Kabusunu anlattı ve karanlığın yayıldığını iliklerine kadar hissettiğinden bahsetti. Zaten pek olumlu bir havada olmayan Fain’in yüreği iyice kararmıştı ve ters ters baktı Galeb’e. “İçimi aydınlattığın için teşekkürler dostum.”
    Galeb ona bakarak pişkin pişkin güldü. “Gece zaten karanlık Fain. Gün doğduğunda bile karanlık olmaya devam edecek.”
    “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”
    “Elessar yedi bin adamıyla başaramadıysa biz nasıl başaralım? Rohirrim bile dağıldı Kara Kapı’nın önünde. Sadece dayanabileceğimiz kadar çok dayanmamız gerekiyor.”
    Fain başını iki yana salladı. “Umudunu kaybetme. Batıdan gelenler olur belki.”
    “Onlara peri masalı demeye dilim varmıyor ama o kadar emin olmazdım Fain. Üstelik geleceklerse bile bizim bunu görebileceğimizi çok sanmıyorum.”
    Galeb kalkarak yatağına döndü. “İki saat sonra beni kaldırmayı unutma. Nöbetime kadar biraz uyumam lazım.”
    Fain ona bir şey demedi ve Galeb tekrar hızlıca uykuya daldı. Kalbi kararmıştı ve sinirleri bir kez daha bozulmuştu. Nasıl çıkacaklardı bu işin içinden? İndikleri kuzeyde bir ordunun toplandığıyla ilgili söylentiler onların kulağına bile gitmişti ama korkuyorlardı. Ork pusuları yüzünden defalarca yön değiştirmek zorunda kaldılar ve çok yavaş ilerlediler. Bir şekilde orklardan hep kaçınsalar da artık zamanları azalıyormuş gibiydi. İlk amaçları Rivendell’e gitmekti ama oranın düştüğünü öğrenmişlerdi ve artık nereye gitmeleri gerektiğini bilmiyorlardı. Bazıları kuzeye dönmeleri gerektiğini, bazılarıysa güneye inerek Rohirrim’e ulaşmayı düşündüler. Ancak Rohan da düşmüştü ve kalanların kuzeye kaçtığı söyleniyordu. Umutlar tükeniyordu ve Kuzeyli Kolcular ne yapacaklarını bilmiyorlardı.
    İki saat geçmek bilmedi ama en sonunda Galeb’in uyanma vakti geldi. Fain ayağa kalkıp onun yanına geldi ve omzundan dürtmeye başladı. Galeb çok mücadele etmeden uyandı ve kalkarak ateşin başına doğru yürüdü. “İyi uykular Fain.”
    “Sağ ol.” dedi Fain ona ve ısıttığı şiltenin üstüne kıvrılmak için yelten...
    ... bir ok sesi duyuldu ve Galeb acı içinde çığlık attı. O an herkes yataklarından fırladı ve karmaşa bir anda kampın ortasına çöreklendi. Kimi kalkanını kaldırdı, kimi kılıcını çekip anında kendini yere attı, birkaç ok sesi daha yükseldi ve vurulanlar oldu. Okların nerden geldiği anlaşılamıyordu, her taraftan geliyorlardı sanki. Kolcular kendilerini yere attılar ve bir ok salvosu daha gelse de boşa gitti ve vurulan olmadı.
    Bir anda çığlıklar yükselmeye başladı ve onlarca ork bir anda oldukları yere doğru akmaya başladı. Dumanlı Dağlar’ın dumanlı eteklerine bu kadar yakın yerde, ölümün sisi etraflarını sarıyordu sanki. Ama Kolcular usta savaşçılardı ve orkların cehennemi olmayı bir şekilde başardılar.
    Fain, uykusuz olmadığına şükrederken pek çok orku devirmişti. Önündeki bir tanesine kılıcını savurup kellesini kopardığında, yanında çarpışan dostlarından biri şöyle seslendi: “Bunlar Mordor orkları kadar güçlü değil!”
    “Goblinler!” dedi Fain yüksek sesle. “Lanet olası küçük şeytanlar!” Kolcular bir araya toplanmayı başardı ve orkları ormanın içlerine, Dumanlı Dağlar’a doğru sürmeye başladılar. Angmar topraklarını çoktan geçmişlerdi, Carn Dum batılarında kalıyordu ve bu kadar kuzeyde ne yaptıklarını aslında onlar da bilmiyordu.
    Orkları savaş naralarıyla beraber takip etmeye başladılar. Hiçbirini sağ bırakmamaları gerekiyordu. Uzun bir kovalamaca böylece başladı ve Fain’in elindeki kılıç ayışığının altında güçlüce parlayarak orkların kanına susadığını herkese haykırdı.
    Ormanın içinden geçerlerken okçular sık sık durarak ok atıyorlardı, orklardan düşen olsa da ana kafile durmuyordu. Küçük ve hızlı olduklarından Kolcular onlara yetişemese de sıcak takibi bırakmadılar ve en sonunda uzaktan daha büyük bir ordunun beklediğinin anlaşıldığı bir vadiye doğru yol almaya başladılar. “İleride çok fazla ork var gibi görünüyor!” diye seslendi Kolcuların başı, adamlarına. “Bir an önce onlara yetişmemiz gerekiyor!”
    “Yetişemeyiz!” diye karşılık verdi Fain. “Bir an önce saklanmazsak bu lanet olasılar, orduyu üzerimize yollarlar!” Koşmaya devam etseler de liderleri bir süre düşündü. Sonradan dur emrini verdi eliyle ve Kolcular hızlı bir şekilde ormana karıştılar. Vadi uzaktan daha net görünmeye başlamıştı ama orklar zinde Kolcuları öyle kolay kolay bulamazlardı artık. Ağaçların arasında kayboldular, bir kısmı ağaçlara çıktı ve etrafı kolaçan etmeye başladı. Gün doğana kadar beklemek zorundaydılar. Sıkıntılı bekleyiş uzun sürecek gibi görünüyordu.
    “Ya şimdi?” diye sordu Fain, el hareketleriyle.
    “Günün doğumuna az kaldı.” dedi Teron, Kolcuların lideri, yine aynı işaret dilini kullanarak. “Güneş doğar doğmaz batıya gideceğiz.” Fain de Teron da ağacın tepesindelerdi ve hepsi yaylarını çekmiş, tetikte bekliyorlardı. Bir an önce orkların geleceğini düşünüyordu hepsi. Kaçan goblinler illa ki bir arama grubu çıkarırdı. Onlara gözükmemeyi umuyorlardı. Başarabileceklerine emindi Fain. Kolcular böyle günler için vardı.
    Aradan bir saat geçmişti ki, bazı çığlıklar duymaya başladı Kolcular. Goblin çığlıkları. Üzerlerine akın akın goblin geliyor olmalıydı. Hepsi tetikte durdu ve belki nefes bile almadılar. İlk goblinler altlarından ve aralarından geçmeye başladığında ayak sesleri ve korkutucu çığlıkları her yanı sardı, ancak durmadan koşuyordu orklar. Ne yapıyorlardı acaba? Hiç de birilerini arıyor gibi görünmüyorlardı. Sanki bir şeyden kaçıyorlardı.
    Derken çığlıkların sayısı arttı ve bir anda dört nala koşan atların sesi duyulmaya başlandı. İşte şimdi Kolcular gerçekten şaşırmışlardı. Orklar sürü gibi yanlarından ve altlarından geçerken bir anda gür ve tok savaş naraları duymaya başladılar. Atların sesleri arttı hızla ve kişnemeler dahi duyulmaya başlandı. Pek çok atlı görünüre girdi ve orkları ezip geçmeye başladılar. Takibi hızla sürdürdüler. Fain o kadar şaşırmıştı ki sayılarından emin olamıyordu.
    Aradan çok geçmeden farklı naralar da duydular ve bir grup goblin bu kez de pek çok baltayla yere serilmeye başlandı. Kısa boylu pek çok adam goblinlere aman vermeyerek koşuyorlardı ve pek çoğu goblinlerin sonunun geldiğine kanaat getirerek orada durdular. Atlılar da geri gelmeye başladılar.
    “Durin’in sakalı! Bu şeyler ne kadar hızlılar böyle!” dedi kısa adamlardan bir tanesi. Cüce olduğu o kadar belliydi ki, aksanının duyulmasına ihtiyaç yoktu.
    Atlılardan biri atından indi ve ona doğru bakarak güldü. “Kuşkusuz ki Sauron’un en işe yaramaz yaratıkları bu Dumanlı Dağlar’ın orkları, hızlı olsalar ne yazar...”
    “Aye!* Haklısın dostum.” Kahkaha atmaya başladıklarında Teron artık kendilerini gösterme vakitlerinin geldiğini anladı ve seslendi onlara. “Ey cesur insanlar ve koca yürekli cüceler!” dedi güçlü ve dostça bir sesle. Bir anda şaşıran insan ve cüceler etraflarına bakındılar. Pek çok Kolcu ağaçtan atlayarak ve saklandıkları yerden çıkarak kendilerini gösterdi. Ellerini tehdit olmadıklarını göstermek istermişçesine kaldırmıştı pek çoğu. “Biz Kuzeyli Kolcularız.” dedi Teron gülümseyerek.
    İnsan da cüce de önce birbirlerine baktılar ama gülümsediler onlara. “Kuzeyli dostlarımızı görmek ne kadar da güzel!” dedi demin attan inen insan.
    “Eğer bana adınızı bahşederseniz, ben de size benimkini veririm.” dedi cüce. Baltası elinde sımsıkı bir şekilde kavranmıştı ve gözleri karanlıkta iyi görmek için genişçe açılmıştı.
    “Ben Teron. Kolcuların lideriyim.” dedi Teron, Fain’i işaret etti ardından. “Bu da Fain. Yardımcım olur.”
    “Memnun oldum.” dedi efendi cüce. “Ben Thorin.” Fain ve Teron’un surat ifadesi yüzünden duraksamış ve gülümsemişti. “Thorin Taşmiğfer.”
    “Elbereth’in yıldızları!” dedi Fain. “Siz o musunuz cidden? Yoksa Dain Demirayak da mı buralarda?” Sesi neşeli çıkmıştı ama cüce ve insanların surat ifadesi çok farklı hikayeler anlatıyordu. “Yapmayın...” dedi Fain üzüntüyle.
    “Üzgünüm evlat.” dedi insan. “Dain Demirayak artık Mahal’ın yanında Durin’le beraber birasını içiyor.”
    Kısa süreli yas hali Teron’un sorusuyla bozulmuştu. “Siz kimsiniz?”
    “Ben Bard.” dedi adam da. “Dale’in kralı.”
    “Ulmo’nun sakalı aşkına!” dedi Teron. “Buraya kadar nasıl geldiniz?” Derken durakladı ve bir soru daha sordu: “Dale’in kralı mı? Kral Brand da mı...”
    Bard üzüntüyle başını salladı. “Babam cesurca öldü. Arda’nın duvarlarının ötesinde huzurla geziniyordur şimdi.”
    “Buraya gelmemiz kolay olmadı.” dedi Thorin üzüntüyle. “Çok şey kaybettik. Erebor, Doğu döllerinin saldırısıyla düştü. Sonuna kadar direnmeye çalıştık ancak kuşatmayı yarıp kaçmaktan başka çaremiz kalmamıştı. Vatanımızı koruyamadık... Bir kez daha kaybettik...”
    “Ama geri alacağız!” dedi Bard elini onun omzuna vurdu. “Babalarımızın ittifakı ve daha önceki tüm fedakarlıklar adına! Vatanlarımızı geri alacağız Thorin. Kuşkun olmasın.”
    “Aye!” dedi Thorin bir kez daha.
    Kolcuları alarak ordugahlarını kurdukları yere götürdüler onları. Goblin birlikerini o vadide pusuya düşürmüşlerdi. Fain ve Teron o kadar şaşırmışlardı ki bu kadar büyük orduları olduğuna en başta inanamamışlardı. On bine Dale İnsanı ve on beş bin Ereborlu cüce olduğunu söyledi Bard’la Thorin onlara. Bard II de, Thorin III de iyi krallardı ve ordularını Sauron’un galibiyetinden beri batıya getiriyorlardı. Demir Tepeler’den geçmişlerdi ve bir şekilde Limanlar’a doğru gitmeyi amaçlıyorlardı, yolda da kendilerine müttefik bulabilmeyi ümit ediyorlardı. Ve bir şekilde Sauron’a kafa tutabilmeyi... Herkes bunu umut ediyordu aslında. Kalplerden umut hala silinmemişti ve Fain’in yüreğinde daha da bir harla yanıyordu şimdi.
    “Artık umutlarım artıyor.” dedi Fain onlara. “Artık karanlığa karşı koyabileceğimize eminim!”
    Çok geçmeden batıya doğru yol almaya başladılar tekrardan. Güneş artık doğmuştu ve ork tehditleri biraz olsun azalmıştı. Koca ordu tüm gücüyle günler boyu ilerlerdi ve kuzeyde toplandığı söylenen ordu gerçekten orada mı diye bakmak üzere Arnor topraklarına girdi.
    Fornost’a yaklaştıkları söylendiğinde büyük kalenin üzerinde tüten dumanlar görmüşlerdi. Gerçekten orada birileri vardı! Sevinç çığlıkları ve nidalar arasında ilerlemeye devam ettiler ve birkaç atlı tarafından karşılandılar. Gelenlerin ork ya da benzeri olmadığını gören Rohirrim atlıları da sevinçle bu haberi kaledekilere vermek üzere yola çıktı ve bazı Rohirrim de Dale & Erebor ordusuna eşlik etti. Fornost’ta coşkuyla karşılandılar ve Ossë en önde onları karşıladığında bu kadar büyük bir ordunun gelmesine cidden şaşırmıştı. Şaşkınlığı karşılıklıydı elbette. Tam önlerinde uzun boyu ve tüm asaletleriyle iki Maia duruyordu ve güçleri ta Yalnız Dağ’dan hissedilebilecek kadar çoktu.
    Cüceler Ñoldor’u görünce de şaşırdılar, bu kadar güçlü gözüken Elfler görmeye gözleri alışık değildi. Zırhları da asaletleri de Orman Elflerinden çok daha farklı görünüyordu. Özellikle de ordunun başındaki iki Elf gerçekten de nasıl bir ordu olduklarını haykırıyordu sanki.
    Liderler Ossë’nin salonlarında toplandılar ve bir plan üzerine düşünmenin gerçekten vaktinin geldiğini söylediler. Öncelikle Dale ve Erebor orduları dinlenecekti elbette. Fornost yıkık olsa da, çevreden yiyecek gibi ihtiyaçları sağlayabiliyorlardı. Üstüne üstlük her yandan insanlar akın ediyorlardı buraya ve her geçen gün Ossë’nin gücüne daha çok güç katılıyordu. Uinen mutlu görünüyor, umutlarının arttığını hissediyordu.
    Ossë’nin verdiği Batı’dan gelen ordu haberi hepsini heyecanlandırdı ve savaşma istekleri adeta yeniden döndü. Hatta Thorin Taşmiğfer, “Haydi o zaman şimdi yola koyulup Batı’nın Elflerine hiçbir şey bırakmadan tüm orkları yok edelim!” diye bağırmıştı. Herkes kahkaha atarken Ecthelion söze karışmıştı. “Üzgünüm efendi cüce, biz de Batı’dan geliyoruz, illa bize bir şeyler kalacaktır.”
    “Siz bir zamanlar da burdaydınız! Sizi buradan sayıyorum artık!”
    Herkesin neşesi yerindeyken yeni gelenlerin olduğu söylendi. Hem de batıdan... Ossë heyecanla dışarı çıktığında gelenlerin sayısının beş bine yakın olduğunun tahmin edildiğini söyledi subaylardan biri. Fain, kudretli Maia’nın arkasından, Teron’la beraber avluya çıktı ve talim gören İnsanların arasından geçerek batı kapısına vardılar.
    Gelenler cücelerdi! Nasıl olup da batıdan cüce geldiğini merak ediyordu hepsi.
    Beş bini aşkın cüce kapıların önünde durdular ve aralarından siyah-gümüş sakallı bir tanesi öne çıktı. Liderleri gibi duruyordu. “Selam olsun Lord Ossë’ye! Kuzeyin Savaşçısı’na!”
    Aralarında Ossë’ye bu ismi vermiş oldukları anlaşılıyordu.
    Ossë öne çıktı ve onları selamladı. “Selam olsun cesur cücelere! Nereden geliyorsunuz böyle?”
    “Biz Belegost’tan geliyoruz!” dedi cüce. “Ben Belegost cücelerinin lorduyum!”
    “Hoş geldiniz!” diye seslendi Ossë onlara. “İnanın ki sizi görmek bizi ne kadar mutlu etti anlatamam!”
    “Belegost mu?” dedi Maglor öne doğru çıkarak. “Doğru mu duydum?”
    “Doğrudur beyim.” dedi cüce ona selam vererek. Maglor’un asaletinden dolayı olsa gerek, ne kadar önemli biri olduğunu hemen anlamıştı.
    “Oldukça tanıdık geliyorsun.” dedi Maglor ona. “Bu pek başıma gelen bir şey değildir.”
    “Beni atalarıma benzetirler. Özellikle adını aldığım cesur bir cüceye.”
    “Kim o?” diye sordu Maglor. “Kardeşimle beraber yıllarca Belegostlu cücelerle omuz omuza çarpıştık ve aranızdan pek çoğunun sayesinde hala hayattayım.”
    “Nasıl yani?” diye sordu cüce. “Yoksa siz?”
    “Ben Maglor.” dedi Elf selam vererek. “Adımı verdim, şimdi sıra sizde.”
    “Ben de Azaghâl.” dedi cüce gururla dolarak. Maglor başını salladı ve hüzünle gözleri doldu. Gülümsüyordu bir yandan da.
    “İşte şimdi kime benzediğin anlaşıldı. Onun bir kopyasısın adeta...”
    “Sizinle tanışmak bir onurdur beyim! Atalarım Ñoldor’un yanında balta savurmaktan asla gocunmadılar ve Sayısız Gözyaşı’nda olanları daima hatırladık!”
    “Hayatımı o savaşta size borçlandım.” Eliyle kaleyi işaret etti Maglor yan dönerek. “Gelin, o borcu ödemeye size şarap ve bira ikram ederek ödemeye başlayayım, daha uzun bir yolumuz var.”

    Azaghâl sevinçle içeri doğru yönelmeye başladı ve Maglor’la güçlüce el sıkıştılar. Thorin’le de tanışan Azaghâl içeri buyur edildi ve Fornost bir kez daha bayram yerine döndü. Dale ve Yalnız Dağlılar için hazırlanan şölene bir yenisi daha eklendi. Maglor ve Thorin’le yürüyen Azaghâl şölen masasını görünce kahkahalarına hakim olamadı ve yanında duran oğluyla beraber masaya doğru yürümeye başladı. Masaya oturmadan ağzından şunlar döküldü ve Ossë bile kahkaha atmaya başladı. “Ah! Baruk khazad! Khazad ai menu! Çekilin yolumdan, cücelerin baltaları geliyor gerçekten de! Bir kurt gibi açım!”